
sokaktan geçerken, ekrana bakarken, sayfaları çevirirken, yan masadakileri dinlerken, gazete okurken, 'konuşan kafaları' dinlerken, gönder-al yaparken, canım sıkılırken, hayal kurarken, müzik bangır bangırken, ilk kez duymuşken, eskileri kurcalarken aklım takıldı...
6 Ocak 2010 Çarşamba
Var böyle adamlar...

16 Kasım 2009 Pazartesi
Tembel yazar, özgür ruh...

Önce 'Tembel Ayaklanması' ile aylaklığa giden yollara rehberlik etti, ardından özgür hissetmenin gündelik yollarına saptı. Türkçe baskısının dumanı üstünde olan 'Özgürlüğün Manifestosu'nun yazarı, İngiliz gazeteci Tom Hodgkinson, sıkışık büyük şehirlerde bile 'özgür ruhlu, endişesiz ve mutlu' olabilmeyi anlatıyor
Kitabın ruhuna uygun bir ortamda, deniz kenarında bir kahvede sorularımı yazara yollamaya oturmuştum ki, yan masadan önümdeki kapağın altından fırladığını sandığım bir sohbete misafir oldum. Kapağında bir uçurtmanın kenarından ‘Özgürlüğün Manifestosu’ diye seslenen kitabın yazarı Tom Hodgkinson’ın kaleminden çıkanlar canlandırılmaktaydı sanki. 30’larını devirmiş, reklamcı olduğuna kanaat getirdiğim üç kişi söyleşmekte: “Kariyerin bir noktadan sonra mutlu etmiyor. Anlık hazlar veriyor. Dünya o kadar büyük, o kadar çok güzel şey var ki. Tadını çıkaramıyorsun. Güzel bir proje yapıp başarılı oluyorsun, onun bile mutluluğu bir gün sürüyor... Amerikalı bir adamla tanıştım, milyonlarca dolar kazanıyor ama bakınca yaşamlarımız aynı. İkimiz de borç ödüyoruz.”
Önümdeki kitaba dikiyorum gözlerimi, sayfa 128: “Yaşamın gelir düzeyinizle ilgisi yoktur. Her türlü gelir düzeyinde bu yaşamı yürütebilirsiniz. O özgür ruhlu insanlara ne kadar hayranlık duyuyorum! Milyonlar kazanan bir dostumla, yılda 5 bin sterlinlik geliri zor denk getiren bir başka dostumun ne kadar çok ortak yanı olduğuna inanamıyorum...”
Kim mi bu adam? Hayır, kişisel gelişim kitapları yazarı falan değil. Türkiye’deki raflara ilk olarak ‘Tembel Ayaklanması’ (How To Be Idle) ile giren, ikinci kitabı kısa süre önce yine E Yayınları logosu ve ‘Özgürlüğün Manifestosu’ adıyla Türkçe yayımlanan (How To Be Free) ve bizim henüz tanışmadığımız ‘The Idle Parent’ adlı bir üçüncü kitabı olan bir yazar. The Guardian’da yazan bir gazeteci. İki çocuk babası bir İngiliz. Kendi sebze-meyvesini yetiştiren, ukulele çalan, ulaşım için bisikleti tercih eden (Bu şekilde metrolarda insanın üstüne üstüne gelen reklamlardan da uzak kalabildiği için) bir Londralı. Ama her şeyden önce, bir ‘tembel’.
1993’ten beri ‘The Idler’ isimli bir dergi çıkarıyor. Derdi, insanların daha mutlu ve özgür hissedip, daha az sıkıcı işler yaparak yaşamdan keyif alabilmelerini sağlamak olan, bu yönde pratik tavsiyeler veren bir yayın.
‘Özgürlüğün Manifestosu’ ve ‘Tembel Ayaklanması’nı mümkünse bir hamakta ayaklarınızı havaya dikip okuyun. Hodgkinson’ın şu hayatta en azından fikren özgür olabilmenin yollarını hem pratik hem de tarihten eğlenceli örnekler ve bir dolu düşünürün sözleri eşliğinde anlatışına kulak verin. ‘Tembellik, özgür yaşamak demek, evet ama peki ne yapmalı?’ diyecekler için kitabın sonunda bir dizi ücretsiz web sitesi sıralanmakta. Güneyde bir kulübe de ihtimalleriniz arasında olabilir pekâlâ. Ama önce zihnen dip köşe temizlik yapmalı. Satırları sindirdikçe rutinleri dönüştürüp soluklanabileceğimizi, özgürlüğün esasında elimizde olduğunu fark etmek mümkün.
Tüm bunları bir hafta önce okuyor olmanız gerekirdi esasında, Tom Hodgkinson’ın tüm o özel günlere inat ilan ettiği ‘1 Kasım Ulusal Umursamazlık Günü’ne daha yakın bir tarihte. Ama en nihayetinde tembelliği şiar edinmiş bir yazar bahsettiğimiz, yanıtları gününe yetiştirmesini kim beklerdi ki!
Kendinizi ‘tembel’ olarak tanımlarken tam olarak neyi kast ediyorsunuz? Tembellik olumsuzluk atfedilen bir durum ama siz ‘uyuşuk’ manasındaki tembelden başka bir şey anlatıyorsunuz...
Evet, ‘tembel’ olumsuz anlamda kullanılan bir kelime. 1993’te bu isimle bir dergi çıkarmaya başladığımda, insanlara çok basit olarak, hiçbir şey yapmamanın da çok güzel olduğunu hatırlatmak istemiştim. Aylaklık yaratıcı, dinlendirici ve ucuzdur. Kimseye zarar vermez. Şiddet içermez. Sağlığınız ve gezegenimiz için iyidir. Halbuki aktivite, yenilik, iş... Tümü potansiyel olarak tehlikeli. ‘Uyuşuk’ kelimesini kullanmıyorum çünkü ‘tembel’ çalışma kapasitesine sahipken sadece istediği zaman çalışır. Para veya statü için bir şey yapmaz. Uyuşukluk bir tür vazgeçiş. Her gün sıkıcı işine gitmeye devam eden, rüyalarının peşinden gidemeyen adam uyuşuk değil de nedir?
Derginiz The Idler’ın insanlar üzerinde nasıl bir etkisi var İngiltere’de? 9-5 çalışan, kent insanlarından bahsediyorum.
Bir sürü teşekkür mektubu alıyorum. Yaptığımın etkisi, insanlara yalnız olmadıklarını hissettirmek oluyor. Dünyanın çılgınca bir yer olduğunu ve yaşamdaki önemli şeyleri unuttuğumuzu düşünenin, sadece kendileri olmadığını hissediyorlar. Niyetimiz, insanlara hayatlarından endişe ve suçluluk duygusunu çıkarmada, dünyayı özgür bir ruh ve neşeyle yaşamalarında yardımcı olabilmek. Dünyanın şimdiki halini 1993 ile kıyaslayınca her şeyin daha da kötü olduğunu fark ediyorum. Ama bu süre içinde özgür kalabildiğimi, başkalarına da yardımcı olabildiğimi düşündükçe, çabalarımın dünyalara bedel olduğunu düşünüyorum!
‘Özgürlüğün Manifestosu’nda 18. yüzyıl öncesine kadar can sıkıntısı diye bir kavram bile olmadığından bahsediyorsunuz. Modern zamanlarda sıkılmamak, mutlu hissetmek niye bu kadar zor?
Can sıkıntısının, hayatımıza sıkıcı işlerle birlikte girdiğini düşünüyorum. 18. yüzyıl sonlarında makineler gelmeye başladı ve işler sıkıcılaştı. Eskiden kollu aletler ve su değirmenleri vardı belki ama iş hiçbir zaman bu kadar ıstıraplı, saatler bu kadar uzun, şartlar bu kadar kötü olmamıştı. Ve buna Endüstri Devrimi dendi. Hayatı daha çekilebilir kılmak için de eğlence endüstrisi doğdu: Tatiller, lunaparklar, hayvanat bahçeleri ve müzeler, radyo, televizyon, video oyunları... Eğlenmek için para ödediğiniz şeyler. Ekonomi büyüdü çünkü insanlar ya çok çalışıyor ya da çok harcıyordu. Özgür olabilmek için çocuk bakımı, evcil hayvan gıdası, su gibi ihtiyaçlar metalaştı. Ama işinizin bağımsız ve yaratıcı olduğu bir çalışma hayatınız varsa bu tür kaçışlara daha az ihtiyaç duyarsınız. Bu da çok paraya ihtiyacınız olmaması demek. Şahane!
İki kitabınızı da okurken gerçekten rahatlıyor insan. “Daha az harcamak, daha az endişelenmek, daha mutlu hissetmek o kadar zor değil” diyorsunuz. Sonra bir bakıyorsunuz, ekstreler yığılmış. Beni örnek vaka sayın; sebzemi yetiştirmem ya da İstanbul’da bisikleti seçmem pek mümkün değil!
Herkese para harcamayı kesip sebze yetiştirmeye başlamalarını söylemiyorum tabii. Kredi kartınız olduğu ve süpermarkette alışveriş yaptığınız için tepenize binecek bir ‘tembel polis kuvveti’ de yok! Ben insanların suçlu hissetmemesini sağlamaya çalışıyorum. Endişe duygusunun altında yatanın ruhsal bir davranış olduğunu düşünüyorum.
Özgür olabilirsiniz! Hepimiz kapitalist sistem içinde yaşıyoruz, yanıtları size iMac’imden yazıyorum. Tam anlamıyla özgür olmak çok zor, ama en azından bunu anlayabilir ve aşırı çalışmaktan, aşırı borçtan, aşırı tüketimden uzak yaşamlar yaratabiliriz. Belki arkadaşlarınızla ortak bir alan kiralar ve birlikte bir bahçeye sahip olursunuz. İsterseniz her şey mümkün olabilir.
1 Kasım’ı ‘Ulusal Umursamazlık Günü’ ilan etmişsiniz. Nereden çıktı bu gün, nasıl kutlanır?
BBC Radyo 4’ün fikriydi, tüm o özel günleri hicveden bir gün. İşin aslı, bu sene 1 Kasım’ı unuttum! Ama belki de en iyisi ‘Ulusal Umursamazlık Günü’nü de umursamamak. Kutlamayı dert etmeyin!
Üçüncü kitabınız ‘The Idle Parent’ (Tembel Ebeveyn) Türkiye’de henüz yayımlanmadı. Tembel ebeveynle kast ettiğiniz ne?
Çocuklarımızın yaşamına çok fazla müdahale ettiğimizi düşünüyorum. İyi bir eğitim vermeliyiz, evet ama oyuna da zamanları olmalı. Kitabın fikri, ‘Çocukları rahat bırakın’. Bu, çocuğun kendine güveninin gelişmesini sağlar, anne-baba için de daha az iş demektir.
Yarım gün iş, yarım gün aylaklık
Bir gününüz nasıl geçiyor? Çalışmaya ve tembellik etmeye ne kadar vakit ayırıyorsunuz?
Küçük çocuklarımız var; sabah 7 gibi uyanıyoruz. 7.30-8.00 arasında hep beraber Latince dersi alıyoruz. Çok eğlenceli, zihninizi açmaya yardımcı oluyor. Latince hocamız İrlanda’dan Skype aracılığıyla ders veriyor. Çocuklar 08.30’da okula gidiyor. Çoğu sabahlar genelde 9’dan öğlen 1’e kadar çalışıyorum. Yeni kitabım ya da gazete için yazıyorum. Mail’lerimi kontrol ediyorum. Bazen de fişi tamamen çekip sadece çalışıyorum. Yazılarımı dolmakalemle yazıp sonra bilgisayara geçiyorum. Öğle yemeğinden sonra yürüyüşe çıkıyor, uyuyor ya da bahçemde çalışıyorum. Öğleden sonra 4’te çocuklar eve geliyor ve biraz Latince çalışıyoruz ama daha çok oyun oynuyor ya da yemek pişiriyoruz. Onlar uyuduktan sonra biz Victoria ile mutfakta oturuyoruz. Victoria dışarı çıkarsa ben ukulele çalıyorum, birlikteysek bir şeyler içiyoruz. 10 gibi yatağımıza gidiyor ve okuyoruz. Çok heyecan verici değil, ama böyle işte! (B.Ç.)
8 Ekim 2009 Perşembe
Sürahinizi renklendirin!

25 Eylül 2009 Cuma
Sızdığım setler - 2 ('Sevdaya Durmak')

Dumanı üstünde yazının...
RİZE - Doğu Karadeniz'in yöre halkının deyişiyle 'duman inmiş' dağları, ince yağmuru ve yoğun yeşilleri canlısından önce, bizi Trabzon'a ulaştıracak uçakta karıştırdığımız dergide çıkıyor karşımıza. Fotoğraflar ve 'görülecekler-tadılacaklar' yazısı tam da istikametimizi işaret ediyor: Ayder Yaylası, Rize... Ayın dosyalarından biriyle rotamızın kesişmiş olması hoşumuza gidiyor, ama bizim 'görülecekler' listemizin başında bir film seti var: 'Sevdaya Durmak'...
Doğu Karadeniz'i mekân edinmiş Türk filmleri kervanına katılan 'Sevdaya Durmak' ekibinin bir günlük ziyaretçisiyiz... Ama önce Trabzon'dan çıkıp Rize, Çamlıhemşin'e ulaşmamız lazım. Trabzon-Rize hattında bize eşlik eden rehber, az önce dergide değil miydi? Sahil otoyolundan kayarcasına gidiyoruz, kulağımızdaysa rehberimizin "Eskiden evimin önünden denize girerdim, şimdi 15 km yol gidiyorum. Eskiden her yerden denize girilirdi, şimdi beş plaj kaldı..." sözleri...
Ev sahibimiz; yönetmen Yusuf Kurçenli ve azimli ekibi. Kurçenli, hem senarist ve yönetmen olarak hem de bizzat memleketinde bulunarak iki kere ev sahibi. 2003'te Türkan Şoray'lı, Kadir İnanır'lı 'Gönderilmemiş Mektuplar' ile izleyicisini selamlayan Kurçenli, kendisinden beklendiği üzere 'bir Karadeniz öyküsü' anlatmaya koyularak kendi deyişiyle 'ilk filmini' çekiyor. Heybesinde bol ödüllü çok sayıda filmi olsa da 'Sevdaya Durmak'ı neden ilk film saydığını çocukluğuna da bağlayarak anlatıyor: "Memleketim Çayeli'ne son on yıldır daha çok gidiyorum. Çocukluğumda etrafımız peri masallarıyla doluydu. Bu film, geçmişime dair duyduklarım ve yeniden düşünmeye başladıklarımla ilgili bir proje. Bu geçmişe kulak vermek, o kültüre teslim olup böyle bir serüvene girerek oldu."
'Sevdaya Durmak', adının da fısıldadığı gibi bir aşk masalı... 1800'lerin Çamlıhemşin'inde geçiyor. Yörede sıkça yaşanan, dönemin koşullarından dolayı gerçek dinlerini saklayıp Müslüman gibi yaşamak zorunda kalanlardan 'gizli Hıristiyan' Mustafa ve Müslüman Esma'nın aşkı, anlatılan. Ne zaman ki Osmanlı iki ayrı tebaya eşit haklar verir, kilise de cemaatinden artık kendilerini gizlememelerini ister. Öte yandan yasalar ne derse desin, 170 yıl sonra hâlâ olabildiği gibi 'aileler ve konu-komşunun' kabul etmeyeceği bir durumdur; Hıristiyan erkekle, Müslüman kızın birlikteliği... Mustafa, Esma'yı alıp kaçmaya karar verir ki, dedesi 'Hacı Süleyman' ölür. Cemaat namaza durmuşken babaanne gerçeği çıkarır içinden; "Durun! Kocam Yuhannes adıyla vaftiz edilmiştir, Hıristiyan'dır!" İki gencin önünde artık hem bu gerçek, hem de Esma'ya tutkuyla bağlı olan başka bir genç, Mehmet engeli vardır...Yapımcı Nesteren Davutoğlu, "Filmimiz aşktan yana" diyor: "Sevdaya Durmak hem batılı hem doğulu, evrensel ve yine Karadenizli. Bizim kurduğumuz bir masal..."
Başroller üç genç oyuncuya emanet: İlk sinema filmi (Babam ve Oğlum'daki küçük rolünü saymazsak) deneyimini yaşayan Tuba Büyüküstün, oyunculuk eğitimini ve kariyerini İrlanda'da yapan Kenan Ece ve dizilerden aşina olduğumuz Hakan Eratik. Esma, Mustafa ve Mehmet... Filmin Yakup'u Hakan Karahan'a göre, onlara eşlik eden bir as oyuncu daha var ki en kaprislileri de o; 'Ayder Yaylası'... Çekimlerde aksama olursa, biliyoruz ki müsebbibi dördüncü başrol Ayder'in o gün çalışmayı seçmeyip, kendini yağmura bırakmasıdır... Yaylada çekilecek 'vali karşılama' sahnesi de yağmur engeline takılınca, Çamlıhemşin'e bağlı 'Yukarı Vice' (Yukarı Çamlıca) mahallesine, Reyhan ailesinin, dağların arasındaki 120 yıllık konağına yollanıyoruz. Burası, Semih Kaplanoğlu'nun Yusuf Üçlemesi'nin üçüncü filmi Bal'a da mekân olan bölge.
Ekip seti hazırlayadursun, Ayla Algan'a, Mustafa'nın Pontuslu büyükannesine rastlıyoruz. Hikâyeyi çok sevmiş Algan, baba tarafından Giritli olduğu için Pontus Rumcasıyla ağıt yakmakta da pek zorlanmamış. "Bunların en yaşlısıyım, buranın genetik kültürüyüm" diyor.
İçeriden yükselen kemençe sesiyle, içeride horona durmuş ekibi seyre dalıyoruz. Kemençede Karadenizli genç müzisyen Selçuk Balcı, yanında Karadenizli müzikolog Ayşenur Kolivar... Filmin müziklerini Kalan Müzik ve kompozitör Ayşe Önder ile birlikte hazırlayan Kolivar eşliğinde oyuncular da başlıyor: "Başımdaki çemberin, dalı var çiçeği yok. Benim deli gönlümün, senden geçeceği yok..."
Esma rolündeki Tuba Büyüküstün ve Mustafa'yı oynayan Kenan Ece birbirlerini süze süze devam ediyor dansa, ancak horonda gençlere katılmak durumunda kalan Mehmet'in de aklı Esma'da. Kapı ağzında bekleyenler olarak kendimizi türküye kapılmış ve alkışlarla eşlik ederken buluyoruz... Sırada 'bıçak dansı' sahnesi var. Görüntü yönetmeni Colin Mounier'den onay geliyor, küçük odada Mehmet ve Mustafa bıçak dansına başlıyor. Her ne kadar geleneksel bir gösteri olsa da, birbirinden pek de haz etmeyen iki gencin gövde gösterisine tanık oluyoruz. Sahnenin sonuyla birlikte gün de akşama yaklaşıyor, ekibi Çamlıhemşin'in dumanlı serinliğine emanet edip dönüş yoluna koyuluyoruz... (B.Ç. - Foto: M. Akgün)
Sızdığım setler - 1 ('Ada' filmi)
Büyükada'da, orman kampındaki sette zombi figüranların peşinde dolanmaya devam ediyorum, gözüm iskelede toplanırken elinde tekerlekli bavulu, ince bir sesle, "Afedersiniz, orada bavulumu koyacak bir yer var mıdır acaba?" diye soran genç kızda. İsmi Emine, onu bavuluyla görünce, kafamdan hızlıca 70'lerin 'artiz' olmak için evinden kaçmış genç kız havası esip geçmedi değil. Neyse ki durum başka; 20 yaşında ve ODTÜ'de mimarlık öğrencisi, Emine Özgür.
Yönetmenler Eren ve Ertürk'ün televizyon röportajını sonra da Facebook'taki 'zombi olmak istiyorum' temalı grubu görünce içi kıpırdanmaya başlamış. Ailesine durumu anlatamadan, ekipten "Kabul edildiniz" yanıtı gelince hemen, "Tamam geliyorum!" demiş, "Gerekirse kaçar, habersiz giderim" diye geçirerek içinden. Aile biraz endişe yapsa da onayı vermiş ve işte bavulu kostüm salonunda, kendisi zombi kostümleri içinde dışarıda rolünü bekliyor...
28 yaşındaki grafik tasarımcısı Murat Özkan ve 21'indeki işletme öğrencisi Soner Yıldırım, kendilerini bildiklerinden beri zombi filmleri izlediklerini anlatıyor. İkilinin katkı sunduğu bir de site var; 'korkusitesi.com'. Özkan "Yedi yaşımdan beri zombi filmleri izliyorum, ilk Evil Dead'i izlemiştim" diye anlatıyor, Yıldırım'ın beş yaşındayken izlediği filmse, türün 'babası' George Romero'nun bir filmi... İkisi de "Artık Türkiye'de yapılsa bir zombi filmi" diye bekleyenlerden. "Bu haberi almak bile yeterince heyecan vericiydi. Dahil olunca çok daha zevkli oldu" diyorlar.
Gazi Üniversitesi'nde İngilizce öğretmenliği öğrencisi olÖnan Hüseyin Ataseven, Ankara'dan düşmüş yola. Setteki ikinci gecesi, "Makyajı çıkarmak çok zaman aldı, üstümüz başımız bayağı kirlendi ama çok eğlendik" diyor. 22 yaşındaki üniversite öğrencisi Koray Aydın ise Kocaeli'nden gelmiş. "Thriller'ı hatırlatıyor" o da, "Çok önemlidir oradaki zombiler benim için..." diyerekten... Biz konuşurken Dükkan-ül Hayal ekibi ana rollerdeki zombilerin ağır makyajlarına girişiyor. Volkan Sarıkaya'yla tanışıyorum, Marmara Üniversitesi'nde elektronik haberleşme bölümünde okuyor. "Zombi filmlerinin ahengi korku filminden çok farklı. En çok Resident Evil'ı seviyorum" diyor ve ekliyor: "Figüranlara da daha kapsamlı makyaj yapılacak diye düşünmüştüm ama sonra gördüm ki bu önemli değil. Önemli olan insanın kendini zombi hissetmesi..."
Henüz "Neden buradasınız?" soruma maruz kalmayan 'sivil' giyimli bir kaç kişi görüyorum, onlar 'kaçanlar' olmak üzere buradalar. Yeterli zombi popülasyonu sağlanınca, figüranların bir kısmına tekrar 'insan olma şansı' verilmiş mecburen. Ama kimse durumdan şikayetçi değil, 31 yaşındaki işletmeci Orkun Akdağ sakin bir şekilde başına gelecekleri bekliyor. (Gecenin ilerleyen saatlerinde aynı sebeplerle zombiliğe veda edip özüme dönen ben de kendisiyle birlikte aynı grupta tabana kuvvet kaçmaya başlayacağım...)
11 Temmuz 2009 Cumartesi
... çok severim 1 (çıralı yolunda)

Uzun otobüs yolculuklarının yarım yamalak uykusundan güneşin gözüme girmesiyle uyanmayı, esneye gerine camdan bakıp 'az kaldığını' fark edip gülümsemeyi, bir kaç virajın ardından denizin yandan yandan yola eşlik etmeye başlayacağını bilmeyi, denizi beklerken gece elimden düşmüş kitabın kaldığım yerini bulmaya çalışmayı, kulağıma günü karşılayacak neşeli bir şeyler takıp muavinin uzattığı çayla midemi şenlendirmeyi... Çok severim.
8 Temmuz 2009 Çarşamba
Audrey Hepburn'e takıldım!

Duvardan şahane gözleriyle iki senedir bakmaktaydı, tembelliği bırakıp bir filmini DVD okuyucusuna koymam epey zaman aldı. Sevdiceğim dört DVD'sini önüme serince geçen gece siftahı yaptım: Funny Face. Funny Face, moda alemlerine giydirirken bir yandan da Paris'in dumanlı kafelerinde (dumanlı kafalarca) icra edilen 'bohem hayatı' da pas geçmemiş... Jo'nun sardığı, ağır felsefi meselelerin yanında biraz 'hafifmeşrep' kalan 'emphaticalism' meselesi de bohemlik hallerini iğneleme hedefine kolaylaştırıcılık etmiş sanki...