16 Kasım 2009 Pazartesi

Tembel yazar, özgür ruh...


Önce 'Tembel Ayaklanması' ile aylaklığa giden yollara rehberlik etti, ardından özgür hissetmenin gündelik yollarına saptı. Türkçe baskısının dumanı üstünde olan 'Özgürlüğün Manifestosu'nun yazarı, İngiliz gazeteci Tom Hodgkinson, sıkışık büyük şehirlerde bile 'özgür ruhlu, endişesiz ve mutlu' olabilmeyi anlatıyor

Kitabın ruhuna uygun bir ortamda, deniz kenarında bir kahvede sorularımı yazara yollamaya oturmuştum ki, yan masadan önümdeki kapağın altından fırladığını sandığım bir sohbete misafir oldum. Kapağında bir uçurtmanın kenarından ‘Özgürlüğün Manifestosu’ diye seslenen kitabın yazarı Tom Hodgkinson’ın kaleminden çıkanlar canlandırılmaktaydı sanki. 30’larını devirmiş, reklamcı olduğuna kanaat getirdiğim üç kişi söyleşmekte: “Kariyerin bir noktadan sonra mutlu etmiyor. Anlık hazlar veriyor. Dünya o kadar büyük, o kadar çok güzel şey var ki. Tadını çıkaramıyorsun. Güzel bir proje yapıp başarılı oluyorsun, onun bile mutluluğu bir gün sürüyor... Amerikalı bir adamla tanıştım, milyonlarca dolar kazanıyor ama bakınca yaşamlarımız aynı. İkimiz de borç ödüyoruz.”
Önümdeki kitaba dikiyorum gözlerimi, sayfa 128: “Yaşamın gelir düzeyinizle ilgisi yoktur. Her türlü gelir düzeyinde bu yaşamı yürütebilirsiniz. O özgür ruhlu insanlara ne kadar hayranlık duyuyorum! Milyonlar kazanan bir dostumla, yılda 5 bin sterlinlik geliri zor denk getiren bir başka dostumun ne kadar çok ortak yanı olduğuna inanamıyorum...”
Kim mi bu adam? Hayır, kişisel gelişim kitapları yazarı falan değil. Türkiye’deki raflara ilk olarak ‘Tembel Ayaklanması’ (How To Be Idle) ile giren, ikinci kitabı kısa süre önce yine E Yayınları logosu ve ‘Özgürlüğün Manifestosu’ adıyla Türkçe yayımlanan (How To Be Free) ve bizim henüz tanışmadığımız ‘The Idle Parent’ adlı bir üçüncü kitabı olan bir yazar. The Guardian’da yazan bir gazeteci. İki çocuk babası bir İngiliz. Kendi sebze-meyvesini yetiştiren, ukulele çalan, ulaşım için bisikleti tercih eden (Bu şekilde metrolarda insanın üstüne üstüne gelen reklamlardan da uzak kalabildiği için) bir Londralı. Ama her şeyden önce, bir ‘tembel’.
1993’ten beri ‘The Idler’ isimli bir dergi çıkarıyor. Derdi, insanların daha mutlu ve özgür hissedip, daha az sıkıcı işler yaparak yaşamdan keyif alabilmelerini sağlamak olan, bu yönde pratik tavsiyeler veren bir yayın.
‘Özgürlüğün Manifestosu’ ve ‘Tembel Ayaklanması’nı mümkünse bir hamakta ayaklarınızı havaya dikip okuyun. Hodgkinson’ın şu hayatta en azından fikren özgür olabilmenin yollarını hem pratik hem de tarihten eğlenceli örnekler ve bir dolu düşünürün sözleri eşliğinde anlatışına kulak verin. ‘Tembellik, özgür yaşamak demek, evet ama peki ne yapmalı?’ diyecekler için kitabın sonunda bir dizi ücretsiz web sitesi sıralanmakta. Güneyde bir kulübe de ihtimalleriniz arasında olabilir pekâlâ. Ama önce zihnen dip köşe temizlik yapmalı. Satırları sindirdikçe rutinleri dönüştürüp soluklanabileceğimizi, özgürlüğün esasında elimizde olduğunu fark etmek mümkün.
Tüm bunları bir hafta önce okuyor olmanız gerekirdi esasında, Tom Hodgkinson’ın tüm o özel günlere inat ilan ettiği ‘1 Kasım Ulusal Umursamazlık Günü’ne daha yakın bir tarihte. Ama en nihayetinde tembelliği şiar edinmiş bir yazar bahsettiğimiz, yanıtları gününe yetiştirmesini kim beklerdi ki!

Kendinizi ‘tembel’ olarak tanımlarken tam olarak neyi kast ediyorsunuz? Tembellik olumsuzluk atfedilen bir durum ama siz ‘uyuşuk’ manasındaki tembelden başka bir şey anlatıyorsunuz...
Evet, ‘tembel’ olumsuz anlamda kullanılan bir kelime. 1993’te bu isimle bir dergi çıkarmaya başladığımda, insanlara çok basit olarak, hiçbir şey yapmamanın da çok güzel olduğunu hatırlatmak istemiştim. Aylaklık yaratıcı, dinlendirici ve ucuzdur. Kimseye zarar vermez. Şiddet içermez. Sağlığınız ve gezegenimiz için iyidir. Halbuki aktivite, yenilik, iş... Tümü potansiyel olarak tehlikeli. ‘Uyuşuk’ kelimesini kullanmıyorum çünkü ‘tembel’ çalışma kapasitesine sahipken sadece istediği zaman çalışır. Para veya statü için bir şey yapmaz. Uyuşukluk bir tür vazgeçiş. Her gün sıkıcı işine gitmeye devam eden, rüyalarının peşinden gidemeyen adam uyuşuk değil de nedir?

Derginiz The Idler’ın insanlar üzerinde nasıl bir etkisi var İngiltere’de? 9-5 çalışan, kent insanlarından bahsediyorum.
Bir sürü teşekkür mektubu alıyorum. Yaptığımın etkisi, insanlara yalnız olmadıklarını hissettirmek oluyor. Dünyanın çılgınca bir yer olduğunu ve yaşamdaki önemli şeyleri unuttuğumuzu düşünenin, sadece kendileri olmadığını hissediyorlar. Niyetimiz, insanlara hayatlarından endişe ve suçluluk duygusunu çıkarmada, dünyayı özgür bir ruh ve neşeyle yaşamalarında yardımcı olabilmek. Dünyanın şimdiki halini 1993 ile kıyaslayınca her şeyin daha da kötü olduğunu fark ediyorum. Ama bu süre içinde özgür kalabildiğimi, başkalarına da yardımcı olabildiğimi düşündükçe, çabalarımın dünyalara bedel olduğunu düşünüyorum!

‘Özgürlüğün Manifestosu’nda 18. yüzyıl öncesine kadar can sıkıntısı diye bir kavram bile olmadığından bahsediyorsunuz. Modern zamanlarda sıkılmamak, mutlu hissetmek niye bu kadar zor?
Can sıkıntısının, hayatımıza sıkıcı işlerle birlikte girdiğini düşünüyorum. 18. yüzyıl sonlarında makineler gelmeye başladı ve işler sıkıcılaştı. Eskiden kollu aletler ve su değirmenleri vardı belki ama iş hiçbir zaman bu kadar ıstıraplı, saatler bu kadar uzun, şartlar bu kadar kötü olmamıştı. Ve buna Endüstri Devrimi dendi. Hayatı daha çekilebilir kılmak için de eğlence endüstrisi doğdu: Tatiller, lunaparklar, hayvanat bahçeleri ve müzeler, radyo, televizyon, video oyunları... Eğlenmek için para ödediğiniz şeyler. Ekonomi büyüdü çünkü insanlar ya çok çalışıyor ya da çok harcıyordu. Özgür olabilmek için çocuk bakımı, evcil hayvan gıdası, su gibi ihtiyaçlar metalaştı. Ama işinizin bağımsız ve yaratıcı olduğu bir çalışma hayatınız varsa bu tür kaçışlara daha az ihtiyaç duyarsınız. Bu da çok paraya ihtiyacınız olmaması demek. Şahane!

İki kitabınızı da okurken gerçekten rahatlıyor insan. “Daha az harcamak, daha az endişelenmek, daha mutlu hissetmek o kadar zor değil” diyorsunuz. Sonra bir bakıyorsunuz, ekstreler yığılmış. Beni örnek vaka sayın; sebzemi yetiştirmem ya da İstanbul’da bisikleti seçmem pek mümkün değil!
Herkese para harcamayı kesip sebze yetiştirmeye başlamalarını söylemiyorum tabii. Kredi kartınız olduğu ve süpermarkette alışveriş yaptığınız için tepenize binecek bir ‘tembel polis kuvveti’ de yok! Ben insanların suçlu hissetmemesini sağlamaya çalışıyorum. Endişe duygusunun altında yatanın ruhsal bir davranış olduğunu düşünüyorum.
Özgür olabilirsiniz! Hepimiz kapitalist sistem içinde yaşıyoruz, yanıtları size iMac’imden yazıyorum. Tam anlamıyla özgür olmak çok zor, ama en azından bunu anlayabilir ve aşırı çalışmaktan, aşırı borçtan, aşırı tüketimden uzak yaşamlar yaratabiliriz. Belki arkadaşlarınızla ortak bir alan kiralar ve birlikte bir bahçeye sahip olursunuz. İsterseniz her şey mümkün olabilir.

1 Kasım’ı ‘Ulusal Umursamazlık Günü’ ilan etmişsiniz. Nereden çıktı bu gün, nasıl kutlanır?
BBC Radyo 4’ün fikriydi, tüm o özel günleri hicveden bir gün. İşin aslı, bu sene 1 Kasım’ı unuttum! Ama belki de en iyisi ‘Ulusal Umursamazlık Günü’nü de umursamamak. Kutlamayı dert etmeyin!

Üçüncü kitabınız ‘The Idle Parent’ (Tembel Ebeveyn) Türkiye’de henüz yayımlanmadı. Tembel ebeveynle kast ettiğiniz ne?
Çocuklarımızın yaşamına çok fazla müdahale ettiğimizi düşünüyorum. İyi bir eğitim vermeliyiz, evet ama oyuna da zamanları olmalı. Kitabın fikri, ‘Çocukları rahat bırakın’. Bu, çocuğun kendine güveninin gelişmesini sağlar, anne-baba için de daha az iş demektir.

Yarım gün iş, yarım gün aylaklık
Bir gününüz nasıl geçiyor? Çalışmaya ve tembellik etmeye ne kadar vakit ayırıyorsunuz?
Küçük çocuklarımız var; sabah 7 gibi uyanıyoruz. 7.30-8.00 arasında hep beraber Latince dersi alıyoruz. Çok eğlenceli, zihninizi açmaya yardımcı oluyor. Latince hocamız İrlanda’dan Skype aracılığıyla ders veriyor. Çocuklar 08.30’da okula gidiyor. Çoğu sabahlar genelde 9’dan öğlen 1’e kadar çalışıyorum. Yeni kitabım ya da gazete için yazıyorum. Mail’lerimi kontrol ediyorum. Bazen de fişi tamamen çekip sadece çalışıyorum. Yazılarımı dolmakalemle yazıp sonra bilgisayara geçiyorum. Öğle yemeğinden sonra yürüyüşe çıkıyor, uyuyor ya da bahçemde çalışıyorum. Öğleden sonra 4’te çocuklar eve geliyor ve biraz Latince çalışıyoruz ama daha çok oyun oynuyor ya da yemek pişiriyoruz. Onlar uyuduktan sonra biz Victoria ile mutfakta oturuyoruz. Victoria dışarı çıkarsa ben ukulele çalıyorum, birlikteysek bir şeyler içiyoruz. 10 gibi yatağımıza gidiyor ve okuyoruz. Çok heyecan verici değil, ama böyle işte! (B.Ç.)


8 Ekim 2009 Perşembe

Sürahinizi renklendirin!


Canınız çeksin de tazecik mis gibi doğal şerbetlerle dolsun mutfaklarınız diye....

Sürahinizi renklendirin!
Gönlümü çelen kanaviçe işli kapağı olmuştu kitabın, adı Kalbin Limon Hali idi. Elif Ayla imzalı öykülere uzanmış, içinden şerbetlerin aktığı, kiminde şen şakrak, kiminde içten içe çınlarken dışarıdan uzun uzun susan kadınların odalarında bulmuştum kendimi. Yalın, dediğini hemencecik deyiveren öykülerdi. Yazarın kadınları meyvelerin, çiçeklerin şenlendirdiği suyla haşır neşirdi, tepsilerinde şerbetlerin ikram edildiği altın günlerinde, duvarlarda herkeslerin unuttuğu tarifleri yankılanıyordu. Su şerbeti, limonlu zencefil, düğün şerbeti, erik, limon, nane ve su... Yazar, Ege’de kokusunu aldığı çiçekleri, otları, meyveleri serpiştirmiş; onlar da aralarında fısıldaşmışlar da öyküler öyle çıkmıştı sanki...
Şimdiyse başka... Bu sefer öykülerin içinden çıkmıyor şerbetler ve tarifleri. Başköşeye kurulmuşlar. Elif Ayla, yine Hayykitap logosuyla yayımlanan yeni kitabı Şerbet ve Hoşaf’ta suya bayram neşesi getiren tariflerine başrolü vermiş. Tam tersini takdim ediyor okura; içinden öykü geçen şerbet tarifleri.Babaannelerin, anneannelerin tel dolaplı, pazen bezle kapatılmış raflı, kilerli mutfaklarında hüküm süren bin bir lezzet ve renkteki şerbetler, Elif Ayla’nın kitabında ‘hatırlanmaya’ ve lıkır lıkır içilmeye hazır...
Söylemek lazım hemen; önümüzdeki bir ‘nostaljik lezzetler’ kitabı değil. Aksine yazarın kendi önsözünden hareketle, bir ‘hatırlama, unutmama’ kitabı. “Asi bir çocuğun, yazmaya başlayıp da isyanlarını su-şeker ve yazıyla yeniden seslendirmesi.” Ya da; “...bir protesto. Gelenekle beslenen, içinden hayatlar akan bir ülke sofrasında gördüğü cola şişelerine isyandır bu kitap. Kimsenin evine gittiğimde (gücenmesin kimse) üzerinde fiyatı yazan bir şişeden, herkes için yapılmış, beni özelliksiz ve değerliksiz kılan, içinde ne olduğunu bile bilmediğim (sırmış) o şeyi içmek istemiyorum. Gelirinin bilmem şu kadarını savaşlara aktaran şirketlerin allayıp pullayıp çocuğumu zehirlemelerini istemiyorum.”
Kişilikli, ne istediğini bilen bir tarif kitabı... Hatırlamak ve yaşatmak üzerine. Her biri kendi öyküsünü anlatan onlarca şerbeti öğrenmek üzerine. Elif Ayla’dan gelen bir davet. Masalara çeyizlerde saklanan sürahileri koymamızı, içlerini rengârenk şuruplarla doldurma daveti.“Kitabıma gelirseniz içeride şerbetler ve hoşaflar bulacaksınız” diye seslenmiş, ‘sevgili okurceğizine’ Elif Ayla. Davete uydum, kitabına gittim; mutfağına, misafir odasına, çocukluğuna ve yazı masasına ilişmiş buldum kendimi. Her bir tarifin içinden çıkan anılara ve minik hikâyelere takıldım. Gül şerbetinin de incir hoşafının da Rumeli şerbeti ‘Hardaliye’nin de anlatacakları varmış da sanki ilk kitapta ağızlarını fazla açamayıp, kadınların iki dudağı ya da iki parmağının el verdiği kadarıyla kendilerini gösterince, yazarın başına üşüşmüşler. “Haydi” demiş o da, “Sıra sizde şimdi. Anlatın kendinizi. Ben dil olurum size, suyla şekerle nasıl bir olduğunuzu yazar, okuyanların ağızlarını sulandırırım. Tek bir şartla ama... Hikâyelerimi de alacaksınız yanınıza...” Kabul etmişler el mahkûm ve kimler gelmemiş ki bu kalabalık misafirliğe: Su şerbeti, pekmezli incir şerbeti, gelincik şerbeti, elma şurubu, frambuaz şerbeti, nurcum şerbeti, incir şırası, koruk şırası, bal şerbeti, kar helvası, güllü nar hoşafı, kayısı hoşafı, ramazan hoşafı, zerdali hoşafı, kara üzüm hoşafı...
Tam olarak böyle olmamıştır belki de. Kim bilir. “Benimki bir masal. Evvel zaman içinde, şerbetlerin musluklardan aktığı, kokuların sokaklardan taştığı o günlerden bir masal...” demiş de yazar, hayalini kurması bize kalmış olsa gerek...Yasemin Çiçeği ŞerbetiMalzeme: 1 derin kap yasemin çiçeği, 1 limon, 3 su bardağı şeker, 5 su bardağı su Yapılışı: Yasemin çiçekleri yapraklarına ayrılır, hırpalamadan sudan geçirilir. Süzülen çiçekler limon suyu ve şekerle güzelce ovulur. Ovulan yapraklar bir seyrek dokumalı tülbende konarak, suya bırakılır. Suda bir gün bekletilen çiçekler sıkılarak sudan çıkarılır. Soğumaya bırakılan şerbet, sulandırmadan da kullanılabilirse de, ben sulandırmayı tercih ediyorum. Yasemin şerbeti sarhoş edici bir rahiyaya sahiptir. Bence dertleşilen dost sohbetlerinin rahatlatıcı içeceğidir. Yasemin Mısır’da çok sevilen bir çiçek. Mısır’a gidecek olanlara, gelirken mutlaka minicik şişelerde satılan yasemin kokularından alın derim. Parmağınızın ucuyla boynunuza dokunduracağınız bir parça yasemin, bütün dünyaya yetecektir ve her nasılsa baskın da değildir. Yasemin, tıpkı kendisi gibi, beyaz, temiz, yok oluverecek gibidir. Üzerinizdeki kokunun tam olarak nereden ve kimden yayıldığı bile belli olmuyor, güvenin. Şerbeti de kendisi gibi, içerken sizi etkiliyor, sanki olduğunuz yerden çıkarıyor, ama içtikten sonra adeta tadını unutturuyor. Afiyet olsun. (Kitaptan) (ŞERBET VE HOŞAFElif Ayla Hayykitap2009) (B.Ç.)

25 Eylül 2009 Cuma

Sızdığım setler - 2 ('Sevdaya Durmak')



Dumanı üstünde yazının...

RİZE - Doğu Karadeniz'in yöre halkının deyişiyle 'duman inmiş' dağları, ince yağmuru ve yoğun yeşilleri canlısından önce, bizi Trabzon'a ulaştıracak uçakta karıştırdığımız dergide çıkıyor karşımıza. Fotoğraflar ve 'görülecekler-tadılacaklar' yazısı tam da istikametimizi işaret ediyor: Ayder Yaylası, Rize... Ayın dosyalarından biriyle rotamızın kesişmiş olması hoşumuza gidiyor, ama bizim 'görülecekler' listemizin başında bir film seti var: 'Sevdaya Durmak'...
Doğu Karadeniz'i mekân edinmiş Türk filmleri kervanına katılan 'Sevdaya Durmak' ekibinin bir günlük ziyaretçisiyiz... Ama önce Trabzon'dan çıkıp Rize, Çamlıhemşin'e ulaşmamız lazım. Trabzon-Rize hattında bize eşlik eden rehber, az önce dergide değil miydi? Sahil otoyolundan kayarcasına gidiyoruz, kulağımızdaysa rehberimizin "Eskiden evimin önünden denize girerdim, şimdi 15 km yol gidiyorum. Eskiden her yerden denize girilirdi, şimdi beş plaj kaldı..." sözleri...

Ev sahibimiz; yönetmen Yusuf Kurçenli ve azimli ekibi. Kurçenli, hem senarist ve yönetmen olarak hem de bizzat memleketinde bulunarak iki kere ev sahibi. 2003'te Türkan Şoray'lı, Kadir İnanır'lı 'Gönderilmemiş Mektuplar' ile izleyicisini selamlayan Kurçenli, kendisinden beklendiği üzere 'bir Karadeniz öyküsü' anlatmaya koyularak kendi deyişiyle 'ilk filmini' çekiyor. Heybesinde bol ödüllü çok sayıda filmi olsa da 'Sevdaya Durmak'ı neden ilk film saydığını çocukluğuna da bağlayarak anlatıyor: "Memleketim Çayeli'ne son on yıldır daha çok gidiyorum. Çocukluğumda etrafımız peri masallarıyla doluydu. Bu film, geçmişime dair duyduklarım ve yeniden düşünmeye başladıklarımla ilgili bir proje. Bu geçmişe kulak vermek, o kültüre teslim olup böyle bir serüvene girerek oldu."
'Sevdaya Durmak', adının da fısıldadığı gibi bir aşk masalı... 1800'lerin Çamlıhemşin'inde geçiyor. Yörede sıkça yaşanan, dönemin koşullarından dolayı gerçek dinlerini saklayıp Müslüman gibi yaşamak zorunda kalanlardan 'gizli Hıristiyan' Mustafa ve Müslüman Esma'nın aşkı, anlatılan. Ne zaman ki Osmanlı iki ayrı tebaya eşit haklar verir, kilise de cemaatinden artık kendilerini gizlememelerini ister. Öte yandan yasalar ne derse desin, 170 yıl sonra hâlâ olabildiği gibi 'aileler ve konu-komşunun' kabul etmeyeceği bir durumdur; Hıristiyan erkekle, Müslüman kızın birlikteliği... Mustafa, Esma'yı alıp kaçmaya karar verir ki, dedesi 'Hacı Süleyman' ölür. Cemaat namaza durmuşken babaanne gerçeği çıkarır içinden; "Durun! Kocam Yuhannes adıyla vaftiz edilmiştir, Hıristiyan'dır!" İki gencin önünde artık hem bu gerçek, hem de Esma'ya tutkuyla bağlı olan başka bir genç, Mehmet engeli vardır...Yapımcı Nesteren Davutoğlu, "Filmimiz aşktan yana" diyor: "Sevdaya Durmak hem batılı hem doğulu, evrensel ve yine Karadenizli. Bizim kurduğumuz bir masal..."
Başroller üç genç oyuncuya emanet: İlk sinema filmi (Babam ve Oğlum'daki küçük rolünü saymazsak) deneyimini yaşayan Tuba Büyüküstün, oyunculuk eğitimini ve kariyerini İrlanda'da yapan Kenan Ece ve dizilerden aşina olduğumuz Hakan Eratik. Esma, Mustafa ve Mehmet... Filmin Yakup'u Hakan Karahan'a göre, onlara eşlik eden bir as oyuncu daha var ki en kaprislileri de o; 'Ayder Yaylası'... Çekimlerde aksama olursa, biliyoruz ki müsebbibi dördüncü başrol Ayder'in o gün çalışmayı seçmeyip, kendini yağmura bırakmasıdır... Yaylada çekilecek 'vali karşılama' sahnesi de yağmur engeline takılınca, Çamlıhemşin'e bağlı 'Yukarı Vice' (Yukarı Çamlıca) mahallesine, Reyhan ailesinin, dağların arasındaki 120 yıllık konağına yollanıyoruz. Burası, Semih Kaplanoğlu'nun Yusuf Üçlemesi'nin üçüncü filmi Bal'a da mekân olan bölge.

Ekip seti hazırlayadursun, Ayla Algan'a, Mustafa'nın Pontuslu büyükannesine rastlıyoruz. Hikâyeyi çok sevmiş Algan, baba tarafından Giritli olduğu için Pontus Rumcasıyla ağıt yakmakta da pek zorlanmamış. "Bunların en yaşlısıyım, buranın genetik kültürüyüm" diyor.
İçeriden yükselen kemençe sesiyle, içeride horona durmuş ekibi seyre dalıyoruz. Kemençede Karadenizli genç müzisyen Selçuk Balcı, yanında Karadenizli müzikolog Ayşenur Kolivar... Filmin müziklerini Kalan Müzik ve kompozitör Ayşe Önder ile birlikte hazırlayan Kolivar eşliğinde oyuncular da başlıyor: "Başımdaki çemberin, dalı var çiçeği yok. Benim deli gönlümün, senden geçeceği yok..."

Esma rolündeki Tuba Büyüküstün ve Mustafa'yı oynayan Kenan Ece birbirlerini süze süze devam ediyor dansa, ancak horonda gençlere katılmak durumunda kalan Mehmet'in de aklı Esma'da. Kapı ağzında bekleyenler olarak kendimizi türküye kapılmış ve alkışlarla eşlik ederken buluyoruz... Sırada 'bıçak dansı' sahnesi var. Görüntü yönetmeni Colin Mounier'den onay geliyor, küçük odada Mehmet ve Mustafa bıçak dansına başlıyor. Her ne kadar geleneksel bir gösteri olsa da, birbirinden pek de haz etmeyen iki gencin gövde gösterisine tanık oluyoruz. Sahnenin sonuyla birlikte gün de akşama yaklaşıyor, ekibi Çamlıhemşin'in dumanlı serinliğine emanet edip dönüş yoluna koyuluyoruz... (B.Ç. - Foto: M. Akgün)















Sızdığım setler - 1 ('Ada' filmi)

Bildiğimiz set işte... Film ya da sevdiysem dizi setlerinden klavyeme takılanlar. (Yandaki fotodaki korkunç insan caaanım arkadaşım B.)









'Önemli olan insanın kendini zombi hissetmesi'

'Tebrikler! Zombi olmaya hak kazandınız...' Çekimleri pazartesi gecesi tamamlanan ilk yerli zombi filmimiz Ada'da 'figüran zombi' olmak için başvuran 550 kişiden 90'ının posta kutusuna 'Yaşayan Ölü'den gelen mesajın ilk cümlesiydi bu... Zombi adaylarından biriydim, çekim tarihlerini ve uyarıları (Üstünüz başınız kirlenebilir, çekimler gece yapılacaktır, vücudunuza sağlığa zararlı olmayan boyalar sürülecektir vs.) hatmedip söz verdiğim tarihlerde Büyükada'daydım. Diğer zombilerin arasında...

Sanat yönetmeninin uzattığı, itinayla yırtılıp hırpalanmış, 'kana' bulanmış kıyafetleri giyip, kayıt cihazım elimde 'türdeşlerimin' arasına karışıyorum. Memleketin ilk zombi filmine silüet olarak dahi olsa tuz serpme hevesi bir yana, yönetmenler Talip Ertürk ve Murat Emir Eren'den dinlediğim, zombi olmak için yanıp tutuşan, İstanbul'dan, İstanbul dışından yola dökülüp gelen zombisever kitleyle konuşmak istiyorum. Onlar makyaj sırasındayken, karşıma ilk çıkan İlyas Ay oluyor. 17 yaşında, lise öğrencisi. Perpa İş Merkezi'nde çalışıyor. 'Figüran zombi aranıyor' konulu haberleri görür görmez facebook'taki gruba başvurusunu yapmış. "Zombilerin Şafağı'nı falan izlemiştim ama oradaki zombiler bizim gibi değil, onlar biraz daha aptal zombilerdi. Biz öfkeliyiz, hedefe doğru kilitleniyoruz" diyor, Ay. Setteki ikinci seferi, ilk gece karanlıkta makyajı tamamlanmış olan ön plandaki zombi oyuncuları görünce hafiften korktuğunu söylüyor.
Büyükada'da, orman kampındaki sette zombi figüranların peşinde dolanmaya devam ediyorum, gözüm iskelede toplanırken elinde tekerlekli bavulu, ince bir sesle, "Afedersiniz, orada bavulumu koyacak bir yer var mıdır acaba?" diye soran genç kızda. İsmi Emine, onu bavuluyla görünce, kafamdan hızlıca 70'lerin 'artiz' olmak için evinden kaçmış genç kız havası esip geçmedi değil. Neyse ki durum başka; 20 yaşında ve ODTÜ'de mimarlık öğrencisi, Emine Özgür.
Yönetmenler Eren ve Ertürk'ün televizyon röportajını sonra da Facebook'taki 'zombi olmak istiyorum' temalı grubu görünce içi kıpırdanmaya başlamış. Ailesine durumu anlatamadan, ekipten "Kabul edildiniz" yanıtı gelince hemen, "Tamam geliyorum!" demiş, "Gerekirse kaçar, habersiz giderim" diye geçirerek içinden. Aile biraz endişe yapsa da onayı vermiş ve işte bavulu kostüm salonunda, kendisi zombi kostümleri içinde dışarıda rolünü bekliyor...
28 yaşındaki grafik tasarımcısı Murat Özkan ve 21'indeki işletme öğrencisi Soner Yıldırım, kendilerini bildiklerinden beri zombi filmleri izlediklerini anlatıyor. İkilinin katkı sunduğu bir de site var; 'korkusitesi.com'. Özkan "Yedi yaşımdan beri zombi filmleri izliyorum, ilk Evil Dead'i izlemiştim" diye anlatıyor, Yıldırım'ın beş yaşındayken izlediği filmse, türün 'babası' George Romero'nun bir filmi... İkisi de "Artık Türkiye'de yapılsa bir zombi filmi" diye bekleyenlerden. "Bu haberi almak bile yeterince heyecan vericiydi. Dahil olunca çok daha zevkli oldu" diyorlar.
Gazi Üniversitesi'nde İngilizce öğretmenliği öğrencisi olÖnan Hüseyin Ataseven, Ankara'dan düşmüş yola. Setteki ikinci gecesi, "Makyajı çıkarmak çok zaman aldı, üstümüz başımız bayağı kirlendi ama çok eğlendik" diyor. 22 yaşındaki üniversite öğrencisi Koray Aydın ise Kocaeli'nden gelmiş. "Thriller'ı hatırlatıyor" o da, "Çok önemlidir oradaki zombiler benim için..." diyerekten... Biz konuşurken Dükkan-ül Hayal ekibi ana rollerdeki zombilerin ağır makyajlarına girişiyor. Volkan Sarıkaya'yla tanışıyorum, Marmara Üniversitesi'nde elektronik haberleşme bölümünde okuyor. "Zombi filmlerinin ahengi korku filminden çok farklı. En çok Resident Evil'ı seviyorum" diyor ve ekliyor: "Figüranlara da daha kapsamlı makyaj yapılacak diye düşünmüştüm ama sonra gördüm ki bu önemli değil. Önemli olan insanın kendini zombi hissetmesi..."
Henüz "Neden buradasınız?" soruma maruz kalmayan 'sivil' giyimli bir kaç kişi görüyorum, onlar 'kaçanlar' olmak üzere buradalar. Yeterli zombi popülasyonu sağlanınca, figüranların bir kısmına tekrar 'insan olma şansı' verilmiş mecburen. Ama kimse durumdan şikayetçi değil, 31 yaşındaki işletmeci Orkun Akdağ sakin bir şekilde başına gelecekleri bekliyor. (Gecenin ilerleyen saatlerinde aynı sebeplerle zombiliğe veda edip özüme dönen ben de kendisiyle birlikte aynı grupta tabana kuvvet kaçmaya başlayacağım...)
Bir köşede beklemekte olan Soner Adıgüzel, Arca Cepni ve Fırat Karahan'la konuşmaya başlıyorum. 28 yaşındaki Adıgüzel bir Starbucks mağaza yetkilisi. "Ben kaçanlardanım. İçinde olmak istedik projenin. Zombi filmi yapılmasının zamanı gelmişti" diyor. 20 yaşındaki Cepni ise Ankara'da bilgisayar mühendisliği eğitimi alıyor, "İlk olması çok önemli" diyor, kimya öğrencisi Karahan alıyor sözü: "Çok küçükken başladım korku filmi izlemeye... İnsan evrim geçirecekse daha üst bir zombi olabilir diye düşünüyorum."

Gece ilerlemiş, Büyükadalılar yataklarına çekilmiş... Zombilerin Ada'ya inme vakti gelmiş. Deneyimli oyuncu zombiler eşliğinde yürüyüş çalışmaları yapan figüran ekip minibüse doluşup adanın balık lokantalarının az ötesindeki meydanda yerlerini alıyor. 'Hareket' sesiyle, zombilerin ayak sesleri duyulmaya başlıyor, dikkat kesilen kulakların duyabileceği başka bir ses daha var; bir kıyıya ilişmiş seti izleyen ada gençlerinin çekirdek çıtırtıları... (B.Ç.)






11 Temmuz 2009 Cumartesi

... çok severim 1 (çıralı yolunda)


Uzun otobüs yolculuklarının yarım yamalak uykusundan güneşin gözüme girmesiyle uyanmayı, esneye gerine camdan bakıp 'az kaldığını' fark edip gülümsemeyi, bir kaç virajın ardından denizin yandan yandan yola eşlik etmeye başlayacağını bilmeyi, denizi beklerken gece elimden düşmüş kitabın kaldığım yerini bulmaya çalışmayı, kulağıma günü karşılayacak neşeli bir şeyler takıp muavinin uzattığı çayla midemi şenlendirmeyi... Çok severim. 

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Audrey Hepburn'e takıldım!




Duvardan şahane gözleriyle iki senedir bakmaktaydı, tembelliği bırakıp bir filmini DVD okuyucusuna koymam epey zaman aldı. Sevdiceğim dört DVD'sini önüme serince geçen gece siftahı yaptım: Funny Face.
Audrey Hepburn yine öyle masum masum bakıyor film boyunca, sonra aşkı buluyor - epey büyük bir hızla - bu arada hayalini bile kurmadığı şekilde renkli dünyaya hızlı bir yükseliş, küçük bir hayal kırıklığı ve mutlu son...
1957 yapımı filmin, Hepburn, Fred Astaire ve Kay Thompson'ın şakır şakır danslar edip şarkılar söyledikleri, 'müzikal film' tanımının 'müzikal' kısmını dolduran bölümlerinden en çok Paris'e ilk ayak bastıkları anda dillendirdikleri 'Bonjour Paris' kısmı takıldı dilime. Ama filmin gerçek anlamda kikirdeten anları, Kay Thompson'ın haşin, dediğim dedik ama bir o kadar da komik ifadeli, moda dergisi Quality'nin yayın yönetmeni olarak boy gösterdiği ilk 15 dakikalık bölüm. Sonrasında da moda alemlerine dair eleştiri kıvamında komiklikler izliyoruz ama, Thompson'ın Maggie Prescott rolünde çevresindeki çalışanlar başta olmak üzere herkesi; diş macunlarından şapkalara tüm dünyayı pembeye büründürdüğü sahnelerde - ki buralarda daha Hepburn ortada yok - kendimi gülmekten yayılmış bir ağızla yakaladım. Bu esnada aklımdan Anna Vintour geçiyordu elbet; Funny Face'i de The Devil Wears Prada'yı da izlemiş olan her bir çift göz sahibine olabileceği gibi... Modanın kutsal kitabı namlı Vogue'un gerçek hayattaki yönetmeni Anna Vintour'un dillere destan haşinliğini, Türkçe mealiyle Şeytan Prada Giyer'de Meryl Streep'in küçümseyici ama "Zeki ve yaratıcı olanı şıp diye anlarım!" bakışlarıyla izlemiştik.
Funny Face'in Jo'su Audrey Hepburn'ün süklüm püklüm halinin, göze fena halde batan o uzun yeleğiyle, jilet gibi giyinmiş moda editörlerinin arasına dalışının neredeyse tıpkısını Şeytan Prada Giyer'in idealist gazeteci adayı Andy rolündeki Anne Hathaway'de görüyoruz... Jo'nun kendini, elinde sipariş edilmiş kitaplarla Quality'nin yönetmeninin odasında buluşuyla; kılık kıyafete para gömmeyi, hele hele bu mevzu üzerine saatler süren gergin toplantılar yapmayı tuhaf ve hatta komik bulan Andy'nin, patronu Vintour'un odasındaki ilk sahnesi için 'ikiz' demek abartı olmaz.

Funny Face, moda alemlerine giydirirken bir yandan da Paris'in dumanlı kafelerinde (dumanlı kafalarca) icra edilen 'bohem hayatı' da pas geçmemiş... Jo'nun sardığı, ağır felsefi meselelerin yanında biraz 'hafifmeşrep' kalan 'emphaticalism' meselesi de bohemlik hallerini iğneleme hedefine kolaylaştırıcılık etmiş sanki...

Başarılı ve olgun (Jo için fazlaca olgun!) moda fotoğrafçısı Dick Avery rolündeki Fred Astaire ile genç entellektüel Jo arasında, Jo'nun moda dünyasının kapısından içeri uzanışıyla eş zamanlı filizleniveren aşk pek bir 'hafif' kaçsa, insan ister istemez "Bu kadar okumuş yutmuş bir kızcağız nasıl böyle şıp diye bir öpücükle kendinden geçip, 'modellik icabı' geçirdiği beyaz gelinlikle nasıl gözyaşlarını serbest bıraktı" diye düşünse de bu sert hareketler filmin doğasına aykırı deyip susuyorum...

Şimdi sırada diğerleri var, Audrey Hepburn'ün marifetlerini keşfetmek, bol bol gülümsemek yaz sıcaklarında serin limonata etkisi yapıyor...





24 Haziran 2009 Çarşamba

Mültecileri gördünüz mü?


20 Haziran Dünya Mülteciler Günü'ydü. Hiç 'mülteci' gördünüz mü? Kardeşimin askerliğini yaparken, nezarete sık sık 'düşen' Bangladeşlileri, Pakistanlıları geri göndermek için ne tür yöntemler uygulandığını anlattığını hatırlıyorum. Bir de mültecileri göstermeye çalışan tonla film karesini... Bir vakittir arı gibi çalışan, şu paspas olmuş kelimeyle 'farkındalığı' arttırmaya çalışan bir grup insan var; iki yaka arasında en minik beldelerden başlayarak başkanından vatandaşına insanların eline, aklına bir şeyler tutuşturuyorlar. Koca bir yaşamı geride bırakıp, karşıya geçmek için herşeyini ortaya koymanın 'tiksindirici' değil, aslında ne kadar da insani bir durum olduğunu anlatmaya çalışıyorlar... Bakalım ne diyorlar?

*** bir vakitler yazılmışlardan geliyor:

'Hepimiz aynı 'kayiki'deyiz!'

Kayıklara binip giden, suyun yarısında boğulan, vurulan, kamplarda ömür tüketenler bizden değil diye onları görmeyecek miyiz? Mültecileri görmüyor muyuz? Yunan ve Türk kıyılarından bir grup insan gördü, başkalarına da göstermek için biraraya geldi.


"Kendi ülkelerindeki baskılardan, savaşlardan, hak ihlallerinden, açlıktan kaçan insanlar çok tehlikeli ve sonu belirsiz bir yolculuğa çıkarlar. Bu insanlar güvenli olduğunu varsaydıkları coğrafyaya giden yolda ülkelerini, en sevdiklerini ve bütün ekonomik birikimlerini arkada bırakırlar; belleklerini, haklarını ve onurlarını değil. İltica suç değildir. Hepimiz aynı kayıktayız."
Bugünlerde bu metinle; 30 saniyelik bir videoda ya da iç açıcı görüntülerle oluşturulmuş kartların üzerinde karşılaşabilirsiniz. Kartların üzerindeki fotoğraflardan bahsedelim önce; kırmızı bir kayık, Ege mezelerini çağrıştıran mavi bir masa ve ahşap iskemleler, fonda pırıl pırıl bir deniz. Masmavi dalgalar, bulutların hayranlık uyandıran pozları. Güneşin ışıklarını sızdırdığı bir orman kuytusu... Şüphesiz, Ege'desiniz! Bir kitabevinde görüp "A ne hoş fotoğraf" diye almak isteyeceğiniz türden sempatik, yaz havası estiren kartlar...

Üzerindeki metni okuyalım şimdi de, "Mültecileri görüyor musunuz? Onlar buradalar" diyor, sekiz ayrı dilde dizilmiş harfler. Az önce o mavi iskemlenin kıyısından geçti, ormanın içinde saklandı, birazdan şu kırmızı kayıktan daha az derme çatma olmayan bir başkasına, diğerleriyle doluşup, ufuktaki adaya ulaşmaya çalışacak. Kayık batmaz, batırılmaz, yakalanmazlarsa karaya ayak bastıklarında herşeylerini geride bırakıp çıktıkları yolculuğun bir aşamasını daha tamamlamış olacaklar. Başardılarsa, bu sefer diğer müreffeh ülkelere doğru uzanacaklar. Başaramazlarsa, akşam haberlerinde nasıl olsa duyarız...
Daha iyi bir yaşam için yollara, denizlere dökülen mültecilerin gerçek sayısının, haberlerde duyduğumuzdan çok daha fazla olduğu su götürmez bir gerçek. Ege'nin 'Ölüm Denizi' olmasını, sonu belirsiz yolun yolcularının 'suçlu' damgası yemesini, sonunda da yitip gitmelerini içleri kaldırmayan Türkiyeli ve Yunan bir grup akademisyen, öğrenci, gönüllü, belgeselci, fotoğrafçı ve mülteci örgütleri, Türkiye-Yunanistan suları arasında daha fazla mülteci ölümü olmaması için bir kampanya başlattı. Kelimenin iki ülke dilindeki ortaklaşmasından ve kıyıya vuran cesetleri yola çıkaran vasıta olmasında da hareketle kendilerine 'kayiki' (kayık) adını veren grup, çalışmalarını imece usülüyle yürütüyor. Grupta Türkiye, Yunanistan, İtalya, Avusturya, Almanya, İspanya, USA, Fransa, İngiltere’den gönüllü, eğitici, sanatçı ve sivil toplum kuruluşu çalışanları, destekçileri arasında da Güre Belediyesi, İstanbul Bilgi Üniversitesi gibi kurumlar var.
Kampanyanın videolarını hazırlayan İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Ethem Özgüven, Türkiye'den gönüllülerle, ekibin Yunan kanadının Sakız adasında (Chios Adası) buluşmasının üstüne, projenin ete kemiğe büründüğünü anlatıyor: "Mülteciler en çok Altınoluk, Behramkale, Foça ve Güre'den geçmeye çalışıyor, filmlerin ve kartpostalların ham malzemesini orada oluşturalım istedik. Kampanya, Ege ve Akdeniz’in ölüm denizi olmaması temelinden yola çıkıyor. Bir o kadar insan da boğuluyor, yaralanıyor veya insan tacirlerince dövülüyor, tecavüze uğruyor, parası alınıyor. Karşıya geçince de onları bir başka trajedi bekliyor. Bilgi Üniversitesi’nden Osman Umuroğlu kameraları ve bütün çekim-kurgu ekipmanını getirdi, Çanakkale’den fotoğraf hocası Aykan Özener ve öğrencisi Onur Özen geldi. Midilli’den Yunanlılar geldi, videoları ve fotoğrafları çektik. Can Aydın, Ömer Öztürk ve Selçuk Erzurumlu ile videoları kurguladık. Kartpostalları Süleyman ve Hakan Yılmaz adlı yetenekli ikizler tasarladı. ‘Mültecileri görüyor musunuz?’ metnini Petra Holzer düşündü ve metni Elif Selen Ay’ın düzeltmeleriyle son haline getirdik. İstedik ki çok güzel görüntüler olsun, bunları turistik dükkanlara koyalım. İnsanlar karta uzanınca yakalanmış olsun. Hemen sandalyenin arkasında, kumsalın orada mülteci var çünkü. O tarlanın orasından mülteciler geçiyor."
Kayiki'nin Yunanistan ayağından, belgeselci Efi Latsoudi ve Stelios Kraounakis, Midilli adasında yaşıyor ve mültecilere destek veren Prosfygni adlı grubun üyesi. Latsoudi, Midilli'ye günde ortalama yüz mültecinin çıkmaya çalıştığını söyleyerek, Kayiki'nin amaçlarından bahsediyor: "Adanın yerlileri olarak, insanların denizimizde boğulup ölmesini ve haberlerde, hiç bir reaksiyon yaratmayan ölü sayılarını duymak istemiyoruz. Ölümlerin engellenmesinin ancak iki ülkenin ortaklaşa çalışmasıyla mümkün olur. Kayiki'nin de anlamı burada yatıyor. 2008'de Midilli'ye 12 binden fazla mülteci geldi. Amacımız Türkiye'deki sivil toplum kuruluşları ve mültecileri destekleyen insanlarla yakınlaşıp birlikte çalışmaktı. Umarız her iki yakada insanların mülteciler konusunda duyarlılığını arttırabiliriz. Mülteciler denizde ölüyor, kamplarda çok kötü koşullarda yaşıyor ve toplum, bu sanki olması gereken bir durummuş gibi davranıyor, tepki vermiyor. Daha bilgili bir toplumun, mültecilerin yaşamına saygı duyacağına ve yetkililerden bu insanların haklarına saygı duyulmasını talep edeceğine inanıyoruz."

Kayiki'nin 'Mültecileri gördünüz mü?' videosu 'www.kayiki.net' adresinden izlenebilir. Ethem Özgüven, görüntüleriyle anlatmaya çalıştığını, biraz daha basitleştirerek tekrarlıyor: "İnsanlara sadece şunu söylemek istiyorum, bir gece bir bankta yatsınlar. Sadece bir gece! Ya da yatak odasında değil de, halının üstünde yatsınlar, bütün o mülteci olayını ve sürecini hiç bir şüpheye yer bırakmayacak şekilde anlarlar. 50, 60 yaşında, 20 yaşında, 30 yaşında insanların, evlerini, her şeylerini bırakıp büyük mahrumiyetlerle, sonu belli olmayan bir yola çıkışlarını kavramaya çalışırsan, orada ne olduğunu anlarsın." /B.Ç.

18 Haziran 2009 Perşembe

'karınca kızlar' virgina woolf okuyor...


heves etmek iyidir. biz bir grup genç kadın basbayağı heves ederek başlamıştık bu işe... Yandaki fotoğraf neden çekilmiştir mesela? Yamuk yumuk da olsa o kadrajda o kitap, o pötikare masa örtüsü, o biri yarım, iki fincan çay niye, nasıl buluşmuştur?
Mekân, çaktırmasa da kendini; Burgazada. Aylardan mart; deniz de pırıl pırıl. Masada sekiz kadın oturmakta, sekizinin de önünde virgina woolf'ları, çayları, notları, kağıtları durmakta.
Bu sekiz kadını şahane bir bahar gününde vapura, oradan faytona, en sonunda da Kalpazankaya'ya atan durum, bir 'virgina woolf' buluşması.
bi sonbahar gecesiydi, oğlan çocukları da varken yanı başımızda toplaşmış film izlemekteydik: 'Jane Austen Okuma Kulübü'. Şirindi, eğlenceliydi derken "Hadi biz de!" dedik. Heves acelecidir de bir yandan, anında karar verildi. İletişim yayınlarının sitesi rehber oldu, kitaplar paylaştırıldı. Her aya bir okuma, her okumaya bir sorumlu, her kitaba bir mekân...
Dalgalar, Orlando, Flush, Dışa Yolculuk, Yıllar, Mrs. Dalloway. Burgazada, Galata, Gezi P., Burgazada, Polonezköy... Sırada Deniz Feneri var. Mina Urgan ve bolca web sitesi, türkçe-ingilizce makale destek verdi okumalara. Kendi adıma 'Kendine Ait Bir Oda' dan sonraki ilk Woolf okumalarımdı, çok iyi geldi. Yıllar'ı aldım, evirdim çevirdim, didik didik ettim; sıram gelince. Mrs. Dalloway'e hayran kaldım; Orlando 'mmmm, nefisti'; Flush'ta eğlendim bolca. Dalgalar çok kanırttı, didikleyince de Woolf'un kafasının içine bakma isteği uyandıran ilk kitap oldu...
Duyanlar, görenler, "Ne güzel valla... Çok özeniyorum" dedi sıkça. "Ben başlayayım Woolf'a, ilk hangisi iyi gelir" diye tavsiye isteyen, "Sonraki okuma grubunuza ben de katılayım, olur di mi?" diye soran, "Vaktiyle almıştım, bir bak istersen" diye Türkiye'de olmayan bir Woolf biyografisini uzatan arkadaşlar oldu... Geriden takip etmeler, bir kaç kitabı atlayanlar da olmadı değil. Woolf'un dünyası bir dolu şey öğretti. 'Kahraman kadınım Virginia Woolf' yazısına saklıyorum bu kısmı; ama başımıza gelenlerden ilk aklıma gelen ikisi hemen şimdi:
++ Bu sekiz kadından biri, okuma grubunda olmayan başka bir kadın arkadaşını ama bir iş toplantısı için beklemekte, beklerken de o ayın kitabı Flush'ı okumakta. "Aa Flush'ı mı okuyorsun? Ben de" diyerek yaklaşıyor, beklenen. "Biz Virgina Woolf okuma grubu kurduk..." diye kısa bir yanıt, bekleyenden. Yeni gelen şaşkın; "Nasıl yani? Biz de!"
++ Dışa Yolculuk günü, Kalpazankaya. Uzun masamızın güneş gören kısmına orta yaşlı iki Amerikalı kadın oturuyor. "Virginia Woolf mu okuyorsunuz?" diye soruyor, masadakileri görünce. Amerikalı kadın, İstanbul'da bir üniversitede hocalık yapan, Burgazada'da yaşayan Amerikalı arkadaşını ziyarete gelmiş. "Ne güzel" diyor, "Ben de edebiyat profesörüyüm, Woolf da okuturum öğrencilerime..."
+++ Biz Woolf'la haşır neşir olmaya başlamışken, Mina Urgan'ın Virginia Woolf'unun da piyasada tükeneceği tuttu! Kıyıda köşede bir türlü bulunamadı, herkesin Woolf'la tanışacağı tutmuş sanırsınız! YKY "Baskısı bitti" dedi bir sürü kitabevi "Ah, kalmadı elimizde..." Çözüm Simurg'dan geldi, ilk baskılarından biri hem de ciltli, mis gibi bir Mina Urgan elimde artık... 

İzlemek gerek! İki dil, bir bavul




bir arkadaşım söyledi de haberdar oldum ilk. geçen aralıktı. "Ankaralı iki genç sinemacı" dedi. "Amsterdam'da çok önemli bir belgesel festivaline katılacaklar. Bir izle" dedi. Aldım cd'yi, daha vakit vardı. Festivale yani. Haber, festival günleri yapılsa olurdu. Bir hafta çantamda gitti geldi film, yumurta kapıya dayandığında gecenin köründe kucağımdaki laptop'ta başladım izlemeye. gözlerimin içini güldürdüler, 'of' çektirdiler, 'işte bu' dedirttiler...
'iki dil bir bavul' adı. Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan'ın, Ankaralı iki genç sinemacının gözlerine, gördüklerini hiç dolandırmadan, hiç bağırmadan, en 'anlamak istemeyenin' bile 'bi duraklayacağı' şekilde anlatmalarına bir de 'Zülküf'e (fotoğrafta!) bayıldım.

Adana'daydılar geçen hafta, izleyen hemen herkesin yakıştırdığı gibi, Yılmaz Güney Ödülü'nü aldılar, bir de SİYAD'ı. Şimdi vizyon için gün sayıyor olsa gerek, bir kere de perdeden izlemek için ben de... filmin söyledikleri üzerine, ilk keşfin ardından yazdıklarım aşağıda...


Herkesin bildiği, kimsenin söylemediği
Genç bir öğretmen Kürt meselesiyle, Türkçe bilmeyen öğrenciler vesilesiyle baş başa kalırsa ne yapar? Bir sınıfa kaç dil sığar? ‘İki Dil Bir Bavul’, dillendirilmeyene dokunuyor


Her sene binlerce öğretmen adayı mezun oluyor, titrek ellerle çekilen kuraların bir kısmı doğuyu işaret ediyor. Doldurulan bavullar, kuvvetle muhtemel, sahiplerinin de kendilerinin de daha önce yollarının düşmediği topraklara yol alıyor. Ve taze öğretmen, bir sınıf dolusu öğrenciyle birlikte, memleketin en kılçıklı meselesiyle yüz yüze kalıyor...

Ana dilleri Kürtçe olan yedi, sekiz yaşlarındaki öğrenciler, sabahları Türkçe ‘Andımız’ı okumaya, ‘Ali topu tut’u yazıp okumayı birkaç ay içinde öğrenmeye ne kadar hazırdır? 20’lerinin başındaki bir öğretmen, söylediklerinden tek kelime anlamayan, üstelik onların söylediklerini de kendisinin anlamadığı ufaklıklarla nasıl bir ilişki kurar? Üzerine birkaç aklıselim cümle kurmaya kalkışanın dahi boğazına takılan mevzuya, iki genç belgesel yönetmeni, Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan, en ateşli karşı taraftarın bile kolay ses edemeyeceği bir üslupla; doğallığı ve çocukların sempatikliğiyle izleyeni sarıp sarmalayan 80 dakikalık bir belgeselle el atmış. ‘İki Dil Bir Bavul’ ya da ‘On the Way to School’, tam da öğretmen hikâyelerinin gazetelerin birinci sayfalarına yerleştiği içinde bulunduğumuz haftada, dünyanın en mühim belgesel festivallerinden birinde boy gösteriyor.

30 Kasım’a kadar sürecek olan 21. Amsterdam Uluslararası Belgesel Film Festivali’nde (IDFA), son 17 film arasına kalan İki Dil Bir Bavul’un, dört gösterimi yapılacak. IDFA’daki dünya galasında, uzun metrajlı belgesellerin katıldığı ‘Joris Ivens’ ve ‘Seyirci Ödülü’ için yarışacak. Emre öğretmenin hikâyesi...


Adından anlaşılacağı ve bir tutam da ilk paragrafın özetlediği üzere, doğuda bir köye atanan yeni mezun bir öğretmenin hikâyesini anlatıyor, ‘İki Dil Bir Bavul.’ Ekip, Denizlili öğretmen Emre Aydın’ın, Urfa’nın Siverek ilçesinin Demirci Köyü’ne atandıktan sonra, köydeki bir öğretim yılını, yaşadıklarını, hissettiklerini, çocukların kendilerine özgü dünyalarını; okulun başladığı ilk gününden son güne dek süren çekimleriyle anlatıyor. Emre Aydın, köyün gerçek öğretmeni.


Eskiköy ve Doğan, ‘Kürt sorunu’ diye tanımlanan konunun nerede başladığını, bir öğretmenin ilk kez tanıştığı Kürt kültürüyle kurduğu ilişkiyi de göz önüne alarak göstermek amacıyla yola çıkmaya karar verdiklerinden itibaren, uygun bir köy ve öğretmen bulmak için binlerce kilometre yol yaptıktan, iki köyden elleri boş döndükten sonra, Aydın ile tesadüfen tanışmış: “Öncelikli amacımız yeni atanan bir öğretmen bulmak olduğu için 2007 yılında Urfa’nın ilçelerinde yeni atananları beklemeye başladık. Emre, öğretmenevinde mutsuz bir şekilde oturuyordu. Çok iyi puan aldığı halde tercih etmediği bir yere atanmıştı.”

İkisi de Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu olan Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan, Aydın’ın ve köylülerin de olurunu alarak, ‘İki kültürün 30 metrekarede birbiriyle iletişim kuracağını’ gösterecekleri belgeselleri için işe koyulmuş. “Diğer insanları ve hayatları anlamaya yardımcı olmak için, küçük hikâyelerden yola çıkarak, evrensel konuları ele alan filmler yapıyoruz” diye özetliyorlar meramlarını.

Filmi izledikten sonra, Eskiköy ve Doğan’ın yakaladıkları doğallığın sırrını merak ediyoruz: “Kimseye bir şey sormadık. Kaydedildiklerini biliyorlardı, bizden bir zarar gelmeyeceğini de anladılar. Karşılıklı iyi niyetle yakalanmış bir doğallık ve gerçeklik var filmde. Dil sorunun herkes farkında. Köylüler de, öğretmenler de, çocuklar da. Herkes kabullenmiş durumda. Çözüm, çocukların Türkçe’yi ilkokulu bitirmeden öğrenecekleri yolunda. Ülkenin batısındaki bir okulda, bir çocuk en çok dört ayda okumayı yazmayı söker, temel matematik işlemlerini, hayat bilgisi derslerini görürken Kürt çocuklar bir senelerini sadece okuma ve yazmaya ayırdılar. Bunlardan ancak birkaç tanesi gördüğünü okuyabildi. Tabii, anlamını bilmeden.” /B.Ç. - Aralık '08

17 Haziran 2009 Çarşamba

'bu kadın benim kahramanım!' serisi, numero 3: Nezihe Muhiddin - 'enfusi şahsiyet'


nezihe muhiddin okumaları üstüne, bir vakitler yazılmıştı...


'Enfusi şahsiyet', 'edibe-i şehire'...


Kadınların tarihteki görünürlüğünü artırmasının, kendi mücadelesinin geçmişle bağlarını kurabilmesinin etkili ve dolaysız tek bir yolu var: Kadın tarihinin kadınlar tarafından eşelenmesi. Kitap Yayınevi'nin başlattığı Mor Kitaplık Kadın Tarihi ve Eserleri Dizisi tam da bu anlamda, değeri kelimelerle biçilemeyecek bir hediye sunuyor. Mor Kitaplık, bir şekilde unutulmuş, Osmanlıcadan Latin harflerine geçişle hepten silikleşmiş eserleri getirip önümüze koyuyor. Dizi; Müslüman, Türk, Ermeni, Rum, Musevi kadınlarının, kısaca Osmanlı kadınlarının çoğu günümüze ulaşmamış roman, şiir, hikâye, polemik ve tartışmalarını canlandırmayı hedefliyor. Şimdilik elimizdeki dört kitap, diziye başlangıç olarak seçilen Nezihe Muhiddin'in eserlerinden oluşuyor. Nezihe Muhiddin, ilkgençlik yıllarından itibaren siyasi ve sosyal konulara, kadınlık durumuna duyarlı olarak yetişmiş, II. Meşrutiyet'ten Cumhuriyet yıllarına uzanan yaşamı boyunca mücadeleyi bırakmamış bir düşünür, eylemci, yazar, Osmanlı-Türk kadın hakları savunucusu. Yüzyılın başında anıldığı adıyla 'edibe-i şehire' ya da kendisi hakkında ilk kapsamlı araştırmayı ortaya koyan Yaprak Zihnioğlu'nun deyişiyle 'enfusi şahsiyet'. Muhiddin, ne yazık ki çalışmalarıyla da kurgu eserleriyle de çok geç tanıştığımız bir isim. 'Türkiye'de kadınların hazıra konduğu, haklarının Cumhuriyet idaresi ve Atatürk tarafından verildiği' söylemi resmi ağızlarda ve her seçme-seçilme hakkı yıldönümünde tekrar tekrar dillendirilirken, ömrünü kadın hakları mücadelesine vermiş olan Nezihe Muhiddin'i bu kadar geç tanımış olmak ne büyük kayıp.
Kadın hakları aktivisti 1889'da dünyaya gelen Nezihe Muhiddin'in ilk makalelerinin gazetelerde yayımlanması, öğretmenlik yapmaya başlamasıyla aynı yıl olan 1909'a denk geliyor. Muhiddin yazmaya başladığı andan itibaren 1930 yılına kadar kadın hakları için yürüttüğü etkinliklere hiç ara vermiyor. İlk romanı Şebâb-ı Tebah'ın (Harcanan Gençlik) 1911'de yayımlanmasının ardından üç yüz kadar öykü, piyes, operet ve senaryoya imza atıyor, 1925'te Kadın Yolu dergisinin yayın yönetmenliğini üstleniyor. Muhiddin'in kadın hakları için kolları sıvadığı örgütlü mücadelenin köşe noktalarında; 1913'te kurulan Osmanlı Türk Hanımları Esirgeme Derneği, 1923'te kurucuları arasında bulunduğu Kadınlar Halk Fırkası ve 1924'te Türk Kadın Birliği yer alıyor. Nezihe Muhiddin, hem Osmanlı kadınını sivil yaşama dahil etme mücadelesinde, hem de Cumhuriyet rejimiyle birlikte siyasal haklar için mücadele eden kadın hareketinin öncüsü olarak göze çarpıyor. Muhiddin'in Osmanlı'yı Batı'nın ilerici yönüyle geliştirip ama mutlaka Batı'dan bağımsız olarak tasarladığı ve kadınları çıkarcı Avrupa ile mücadeleye çağırdığı dönemlerden, Cumhuriyet rejiminde kadının siyasi varlığı için çabaladığı döneme kadar uzanan düşünce dünyasında derin bir yolculuğa çıkmak için şüphesiz en güzel adres Yaprak Zihnioğlu'nun Kadınsız İnkılâp isimli çalışması olacak... Muhiddin'in siyaset sahnesinden nasıl silindiğini, roman ve öykülerinde yer yer karşımıza çıkacak milliyetçi söylemin hangi düşünce yapısından kaynaklandığını da burada bulmak mümkün. Bu üretken ve mücadeleci kadının Mor Dizi tarafından günümüze aktarılan kurgu dünyasına geçmeden önce, 'edibe-i şehire'nin yaşamının 10 Şubat 1958 günü İstanbul'da yalnız olarak bir akıl hastanesinde sona erdiği bilgisini de not düşmek gerekiyor...
Tüm kurgu eserleri bir arada Mor Dizi'nin kadın tarihine olduğu kadar edebiyat tarihine de büyük bir katkı olarak tanımlanabilecek çalışmasının ilk üç cildinde Nezihe Muhiddin'in romanları kronolojik bir sıralamayla sunuluyor. Son cilt ise yazarın makale, deneme, hitabe, edebiyat ve sanat üzerine yazıları ile Türk Kadını isimli eserine ayrılmış. Nezihe Muhiddin'in eserlerinin yer aldığı derleme her şeyden önce, Osmanlı-Türk kadın hareketinin öncülerinden olan bir ismin dünyasını yansıttığı için değerli. Muhiddin'in kadınları toplumda görmek istediği yer, kadın-erkek ilişkilerine bakışı, aşkı ve sevgiyi yorumlayışı, imparatorluktan cumhuriyete geçişte toplumda yaşanan sancılı dönüşümün kadınlar ve erkekler üzerindeki etkileri, yazarın roman ve öykülerinde karşımıza çıkıyor. Muhiddin'in kahramanları yaşadıkları dönemin koşullarını kusursuz biçimde yansıtıyor. Ve bu kahramanlar, Muhiddin'in çağdaşı yazarların yarattıklarının aksine cinselliklerini, iç dünyalarında ve dışarıda yaşadıkları şiddeti çekinmeden aktarıyor, okuyucuya. Muhiddin'in romanlarında aşklar kimi zaman klasik bir romantizm tadında yaşanıyor. Okuyucu imkânsız aşkın, birbirine kavuşamayan bedenlerin acısını görmeye hazırlanırken, kendi bedenine tam anlamıyla hâkimiyet kurmuş genç kadınlarla karşılaşıyor. Genç kızlar sonuçlarının kabul edilemez olduğunu bile bile cinselliklerini yaşamaktan çekinmiyorlar. Ancak Muhiddin'in özgürlüğü bir şekilde tatma fırsatı sunduğu genç kadınları, önünde sonunda 'gerçek sevgi'yi bularak, huzurlu aile ortamında çocukları ve onları 'gerçekten' seven eşleri ile mutlu yaşamlarına devam ediyor. Muhiddin'in Cumhuriyet'ten sonra yazdığı Ateş Böcekleri ve Güzellik Kraliçesi, bireylerin toplumsal değişim karşısında dengelerini kaybetmelerini ve yaşadıkları psikolojik şiddeti anlatıyor. Her iki romanda da kadın karakterler aracılığıyla Muhiddin'in feminist düşünce yapısından belirgin izler çıkıyor karşımıza. Güzellik Kraliçesi'nin Belgin'in düzenli yaşamının, ilk başlarda kendisinin dahi kabullenmek istemediği 'güzelliği' ile nasıl sarsıldığı anlatılırken, kadın bedeninin tarihin her döneminde 'güzellik' sıfatıyla derecelendirmesine ve bunun psikolojik sonuçlarına göz kırpıyor, Muhiddin. Ateş Böcekleri'nin iyi aile kızı Hacer ise ülkenin ilk kadın avukatı olarak, müstakbel kayınbabasının ilk zamanlar kendisiyle geçtiği dalgaya inat, yine yazarın görmek istediği eğitimli ve güçlü Türk kadını olarak karşımıza çıkıyor. Nezihe Muhiddin'in Osmanlı yaşamını konu alan romanlarında ise kadına uygulanan ve kaynağı eski gelenekler olarak gösterilen cinsel ve psikolojik şiddetle yüzleşiyoruz. Ancak yazarın, Osmanlı konaklarında cinsel ve fiziksel şiddete maruz kalan karakteri, satıldığı konakta Paşa'nın gözdesi olan Zeynep bile (Benliğim Benimdir) benliğine sahip çıkmaktan ve isyan etmekten geri kalmıyor. Muhiddin'in romanlarında göze çarpan bir diğer farklı noktaysa, yazarın feminist bakış açısına rağmen, vatan savunması söz konusu olduğunda cinsiyetçi bir söylemi sahiplenmiş olması. Yaprak Zihnioğlu, Nezihe Muhiddin'in milliyetçiliğinin saldırgan olmaktan çok savunan olduğuna dikkat çeker. Bozkurt isimli eserde, köyünden İstanbul'a göç eden ve burada yoksulluğun türlü yüzüyle karşılaşan küçük Mehmet'in öyküsü, yavaş yavaş bir kahramanlık destanına dönüşüyor. Askerlere 'Piç gâvurdan intikam alması' telkin ediliyor. Muhiddin'in vatan savunması söz konusu olduğunda başvuracağı orduyu, şehitliği, şehit analığını yücelttiği şovenist dil onun milliyetçi düşüncelerinin ürünü olarak satır aralarında yerlerini alıyor. Muhiddin'in düşünce ve duygu dünyasını yansıtan kurgu eserler, onu çok iyi tanıyan bir araştırmacı-yazarın, Yaprak Zihnioğlu'nun yönetmenliğinde ve Türkçe olarak elimizde. Nezihe Muhiddin'i ve eserlerini tanımak, geriye dönüp kendi tarihini eşelemek isteyen her kadın için önem taşıyor. Darısı Mor Dizi aracılığıyla tanıyacağımızı diğer kadın yazar ve düşünürlerinin başına... / B.Ç.


NEZİHE MUHİDDİN & BÜTÜN ESERLERİ 4 Cilt Kitaplar Kitap Yayınevi tarafından yayımlanmıştır ve her biri 30 YTL'dir

'bu kadın benim kahramanım!' serisi, numero 2: Prof. Dr. Türkel Minibaş - Bizim Türkel hocamız...


ardından dizilmiş en güzel sözcükler, canımın içi cemran'ım yazdı...


Sahnemizin Kraliçesi’ne…


Güneşli, parlak bir şubat soğuğunda gitmeni nasıl yakıştıramadıysa kimse sana; hırçın, lodoslu bir Cunda öğlenini de öylece yağmurla seyrederek durduk başucunda. Şaşkın, inanmamaya hevesli... Öğrencilerin, sevdiklerin, dostların, ailen, tanıdıkların ve tanımadıklarınla iliklerimize kadar ıslandık ama bırakıp gidemedik seni. Ardında her birimizde öylesine ağır bir vefa bıraktın ki inan ne hissedeceğini bilemiyor insan. Emeğin gücünün bu kadar ağır gelmesi ve seni tanımanın şansının bu kadar coşku verici olması…bu iki duygu öylesine baskın ki. Biri diğerinin gücünü dengeliyor. Sana yakışırdı böylesi duygu coşkunluğu. Ne kadar hüzünlü ve acı yüklüyse bir o kadar umutlu. Sevgili Hocamız, acı büyütüyormuş insanı. Giderayak senden aldığımız en büyük ders bu oldu herhalde. Seni kaybetmenin ardından duygularımızı tarttığımızda en baskını “gurur” duymak. İktisat Fakültesi’ni en anlamlı kılan bodrum katındaki İktisat Sahnesi’ne tesadüfen adım atan her birimiz için tanışma toplantısında tek kaşını kaldırarak konuşan gri-mavi gözlerini koca koca açan ve kocaman gülümsemesiyle farklı bir kadını tanımak oldu. İçinde öğrencilik yıllarından kalan tutkuyla İktisat Fakültesi’nde bir tiyatro kulübünün kurulmasına yol açtın. Ardımızda dört yılı bırakıp sadece dümdüz bir öğrenci olarak ayrılmadıysak o okuldan bunda katkın büyüktür. Sahneye koyduğumuz oyunun masa başı tartışmalarından, ilk genel provada heyecanına; acımasızca eleştirilerinden kostüm olarak gardırobundan seçip getirdiğin elbiselerine o tiyatro kulübünün en eski emekçisi oldun. Tiyatro kulübünden mezun üç beş kişiyken Cemiyet’in bünyesinde KATİT (Karıncalar Tiyatro Topluluğu) olarak varlık göstermeye başladığımızda artık daha çok yanımızdaydın. Bu sefer sadece danışmanlığınla değil bilge dostluğunla yaşamımızın vazgeçilmeziydin. Yıllar geçiyor biz büyüyor, şahitliğinle evleniyor kendi yuvalarımızı kuruyorduk.Başka hocalara hiç benzemeyen Türkel hocamız…O bodrum katını anlamlandıran buranın ne kadar özel bir yer olduğunu kulaklarımıza kazımandı. Seninle gurur duyuyoruz hocam, Üç gün öncesine kadar gazetedeki yazını okumuş olmaktan, seni son dakikaya kadar her defasında makyajlı, özenli, renkli görmekten. Kemoterapi seanslarının ertesi günü okul yolunu tutmandan. Öğrencilerinin tezlerini ağrılarına, duyduğun dinmez acılara rağmen defalarca okumandan. Üzerine notlar alıp bizi acımasızca eleştirmenden. O gülümsemenin yüzünden hiç eksik olmamasından. Ziyaretine gelen herkese “beni çok mutlu ettiniz” deme inceliğinden. Onların gönlünü giderayak hoş tutmandan. Evinde bize yaptığın yemeklerden, dostluğundan, öğütlerinden, hangi siyasetten olursa olsun öğrencilerinin yanında olmandan, her zaman muhalif olmandan, kırmızı şallarından, tiyatro sevdandan ve danışmanlığından. Sıkıcı iktisat konularını bile hayatla, edebiyatla somutlaştırmandan…Biz seni tanımış olmaktan, öğrencin olmaktan çok gurur duyuyoruz hocam.Şimdi bir yanımızı eksik bırakılmış hissediyoruz. Susam sokaktan geçerken camını tıklatacağız, sen evde yokken küçük hediyeler bırakacağız kapına. Her genel provada Türkel hocaya ne zaman oynasak diye tartışacağız. Okuma grubumuzun notlarını seninle paylaşacağız. Filmleri, izlediğimiz oyunları sana anlatacağız. Romanları, en çok da şiirleri sana okuyacağız…ama tüm bunlar için Cunda’ya düşecek artık yolumuz. / Cemran Anıl Öder, 2009

'bu kadın benim kahramanım!' serisi, numero 1: Suat Derviş - Baş eğmeyen kadın


tanışmamızın ardından bakalım neler yazmışım, bir vakitler...


Baş eğmeyen kadın...


Yaşamdan keyif almayı, mücadeleyi ve umut etmeyi bilmek... Üstelik bunları yaşamın son dakikalarına kadar hem bizzat yaşayarak, hem çevredekilere hissettirerek, bolca da sözcüklere dökerek gerçekleştirmek. Hakkında yazılanları okuyan hemcinslerinin içinde kıpırdanmalara neden olacak bir yaşam bırakmak ardında. Ve kendine yakışan çeşitli sıfatlarla anılmak: Efsane, baş eğmeyen, öncü kadın... Bahse konu olan, 1901'in İstanbul'unda gözlerini dünyaya açan, döneminin ve ülkesinin sınırlarını aşaran bir kadın: Suat Derviş. Osmanlı'nın son yıllarından 1970'lere uzanan yaşamında bıraktığı izlerin en hatırda kalanı, otuza yakın roman ve çok sayıda hikâye, çeviri ve eleştiri yazısı arasında en öne çıkanı, beyazperde de iki ayrı versiyonu bulunan Fosforlu Cevriye. Ancak Suat Derviş, yalnızca Fosforlu Cevriye ve edebiyat çevrelerinde dikkat çeken diğer eserleri yaratan kadın değil, Türkiye'nin sol mücadele tarihinde de öne çıkan kadın karakterlerden biri. Suat Derviş'i bize tekrar hatırlatan, Liz Behmoaras'ın kaleminden çıkan Suat Derviş-Efsane Bir Kadın ve Dönemi adlı kitap oldu. 

Behmoaras'ın akıcı ve lezzetli anlatımı, okuyucuyu, Osmanlı'nın son, Cumhuriyetin ilk yıllarının önde gelen kadın gazetecilerinden, 30'lardan itibaren ise faal bir solcu, aynı zamanda da üretken bir romancı olan Derviş'in yaşadığı dönemlerin ve mekânların içine çekiyor. Suat Derviş'in çocukluk ve ilkgençlik yılları, batılı değerleri sindirmiş, kızlarını eğitim ve sosyal yaşamdan mahrum etmeye hiç niyetli olmayan bir ailenin ferdi olarak geçer. Evde alınan temel bilimler, Fransızca, Almanca, edebiyat, müzik eğitimini 1914'e gelindiğinde Kadıköy Numune Rüştiyesi'nde sürdürür. Birinci Dünya Savaşı'nın son dönemlerinde Suat Derviş ilkgençlik yıllarını sürmekte, vaktinin büyük kısmını yakın arkadaşı Nâzım Hikmet'le geçirmektedir. Nazım Hikmet'in, Suat Derviş'e ithaf ettiği şiiri de (Gölgesi) dikkate alan Behmoaras'a göre bir gençlik aşkıdır aynı zamanda aralarındaki...

İki gencin dostluğu sonraki yıllarda da kopmayacak, Türkiye Komünist Partisi (TKP) bünyesindeki çalışmalarda bir arada olacaklardır. Nâzım Hikmet'in, şiirinde 'başı eğilmez' diye tanımladığı kadına yaptığı küçük bir sürpriz, Suat Derviş için bir ilke de neden olacaktı. Nâzım Hikmet, 1920 yılında, Suat Derviş'in 'Hezeyan' adlı şiirini arkadaşından habersiz olarak Alemdar gazetesine verir. Şiir yayımlanır. Suat Derviş'in kısa bir süre önce de müstear isimle, İleri gazetesinde bir makalesi yer almıştır ancak Babıali'ye girişi Nâzım Hikmet'in yayımlanmasına sebep olduğu şiirin açtığı yoldan olur. Suat Derviş böylece coşkusu, yazma ve üretme azmiyle, daha çok erkek adımlarına alışık olan Babıali yokuşunun gediklilerinden biri olur. Yazın yaşamının ilk ürünleri İleri, Alemdar, Ümid ve İkdam gazetelerinde yer alır. Derviş gazeteciliği ve romancılığı uzun yıllar bir arada götürür. Behmoaras'ın aktardığına göre sorulduğunda, gazeteciliğin kendisini hayatın gerçekçiliğiyle yüz yüze getirerek, romancılığını beslediğini söyler. Bir yandan da sık aralıklarla romanları basılır. Kara Kitap, Hiç Biri, Ne Bir Ses Ne Bir Nefes, Buhran Gecesi, Fatma'nın Günahı ilk sırayı alan romanlarıdır. 

Derviş'in 1930'lara kadar yazdıkları kendi yaşamından izler taşıyan, toplumsal yaşamı kadın kahramanlar üzerinden anlatan, bireysel acılara, aşklara yer veren eserlerken, 1930'ların ikinci yarısından sonraki çalışmalarında 'toplumcu gerçekçi' bir çizgiye yaklaşarak sınıfsal meselelere, düzenin problemlerine, adaletsizliklere eğilmeye başlar. Siyasi görüşlerinde dönüm noktası olarak tanımlanabilecek ilk Sovyetler Birliği gezisi de bu döneme rastlar. 1937'de Tan gazetesi için gittiği Sovyetler Birliği'nden dönüşte yayımladığı röportaj dizisi Derviş'in 'kıpkızıl komünist' olarak damgalanmasına ve gazeteden ayrılmak zorunda kalmasına neden olur. 1944'te yazdığı 'Neden Sovyetler Birliği'nin Dostuyum?' adlı incelemesi ise Derviş'in uzun yıllar gazeteci olarak iş bulmakta zorlanmasına neden olacaktır. O zamana kadar Babıali'nin başarılı muhabirlerinden biri olan, kısa süren üç ayrı evlilik deviren Derviş'in yaşamından 1940'larla birlikte, son yıllarına kadar sürecek siyasi mücadele dönemi başlar.

Son anlarına kadar yanından ayrılmadığı eşi, son aşkı, TKP'nin teşkilat sekreteri Reşat Fuat Baraner'le parti çevresinde çıkardıkları yayınlarla, sanat ve edebiyat çevresinden dostların da katkısıyla (Rasih Nuri İleri, Hasan İzzettin Dinamo, Neriman Hikmet, Arif ve Abidin Dino kardeşler, Mihri Belli) yürütülen siyasi mücadele sürdürülür. Dönemin aydınları komünist avlarından nasiplerini alırken, eşi Reşat Fuat Baraner'in payına düşen de iki ayrı tevkifat sonucunda 1961'e kadar hapis yatmak olacaktır. Kocasıyla birlikte tutuklanan Derviş, kardeşi Ruhi Dervişoğlu'nun eşi Neriman Dervişoğlu'na göre bir süre göz altında tutulur. Çiftin yakın dostu Rasih Nuri İleri'ye göreyse sekiz aylık bir tutuklama döneminin ardından serbest bırakılır. Reşat Fuat Baraner'in 'içerdeki' yılları için Suat Derviş açısından önce sıkıntılı sonrasındaysa üretken bir dönem denebilir. Sol görüşleri nedeniyle gazeteci olarak iş bulamayan Derviş'in, bu yıllarda en çok ses getiren romanlarından Fosforlu Cevriye başta olmak üzere, çok sayıda romanı (Biz Üç Kardeşiz, Kendine Tapan Kadın, Zeynep İçin, Çılgın Gibi) gazetelerde tefrika edilir. Bu dönem içinde yıldızının asıl parladığı ara ise ablası Hamiyet'le birlikte bir süre kaldıkları Paris'te, edebiyat çevrelerine sağlam bir giriş yapması olur. İki kız kardeş, Fransız Komünist Partisi'yle olan ilişkileri aracılığıyla Fransa'da ilerici sol entelektüel ortama girer. Derviş'in imzası Europe dergisinde Maksim Gorki, Virginia Woolf, Aragon gibi isimlerle yan yana yer alır, Fransızca, Bulgarca ve Rusçaya çevrilen romanlarınaysa (Zeynep İçin/Le Prisonnier d'Ankara ve Çılgın Gibi/Les Ombres du Yali) methiyeler dizilir. Suat Derviş, ömrünü 23 Temmuz 1972 'de tamamladı. Hakkındaki incelemeler ve kadın meselesi hakkında yazdıkları onu tam olarak bir feminist olarak tanımlamaktan uzak olsa da yaşamına göz atacak her kadının içinde, yazının başında sözü geçen kıpırdanmaları hissettireceği rahatça söylenebilir. Bu efsane kadının yazı makinesi başında, gazete ve dergi bürolarında ya da koyu sohbetlerde geçen uykusuz ama verimli gecelerine tanıklık ederken, yazının ve mücadelenin kadına nasıl da yakıştığını hissetmemek elde değil. Gönül ister ki, Suat Derviş'in tutkulu yaşamını usta ellerden çıkacak bir çalışmayla, beyazperdede izlemek mümkün olsun... /B.Ç.


SUAT DERVİŞ Efsane Bir Kadın ve Dönemi Liz Behmoaras, Remzi Kitabevi, 2008, 328 sayfa, 15 YTL.