18 Ocak 2010 Pazartesi

Ve oyun başlıyor....




Hep aynı his. Şöyle tariflenebilir, kocaman bir inşaat alanı. Bomboş. Temel atılacak, harçlar karılacak, bir takım sütunlar direkler falan dikilecek, katlar çıkılacak, kapılar, pencereler seçilecek, takılacak, hem işlevsel olacak hem zarif, herşey. Hem samimi, hem etkileyici. Herkes çok çalışacak, sanki hiç bitmeyecekmiş gibi gelecek ama illa ki bitmesi gerekecek. Kabası bitince inceye geçilecek, içerisi ferah ve güneşli olsun diye tatlı renkler seçilecek, boya badana... Mutfak dolapları, banyo takımı falan seçilip yerleştirilecek. Ve bütün bunlar olurken ortalık nasıl korkunç bir karışıklık içinde olacak... Sonra ama bir şekilde pırıl pırıl bir yapı olup bitecek. O dağınıklık nasıl oldu da buna döndü anlamadan olup bitecek... Ama öncesi delice yorucu; hiç bitmeyecekmiş gibi gelen bir dağınıklık hali...

Her seferinde gözümün önüne gelen yine belirdi. Dünya kadar iş... Oyunculuklar, reji, dekor, kime nasıl kostüm, kim dikecek, kim alacak, hangi aksesuar daha işlevsel, sahnenin neresinde ne zaman kim, ne olacak. Işık rejisini toparlamak gerek. Müzikleri aramaya en baştan başlayalım. Tahtakale yapmak lazım. En kolay taşınır, en pratik malzemeleri kullanmak şart. Broşür, afiş tasarımı bitti mi, projeksiyon görüntüleri toplandı mı, duyurular tamam mı, davet edilecekler listesi... Basın bültenleri...
Kocaman bir yığın, ortada toplanmış karman çorman halde birilerinin el atmasını ve bir şeylere dönüşmeyi bekliyor. Her seferinde aynı panik: Nasıl toplanacak herşey! İnşaat gibi işte, koca yığın önümüzde duruyor.
Koca bir heyecan. Açılmayı bekleyen rengarenk dev bir hediye paketi. İçinden neler çıkacak, şimdi bizim de haberdar olmadığımız ne fırlamalıklar sergileyecek içinden çıkanlar...
Koca bir merak. Daha olmamış bir 'şey'in nasıl bulunacağına dair.
Gözleri kocaman açtıran, hep bir ağızdan, tek nefeste bağıra çağıra konuşturan bir heves. Kendi ellerimizden çıkan kelimelerin nasıl canlanacağını bir an önce görmeye dair.
Deli işi. Deli işi ve büyük ihtimalle dünyanın en zevkli işlerinden biri.
Tamam işte, o düşündükçe yoran, 'ortalığı nasıl toplayacağız şimdi?' hissi, o pis obsessif takıntı beynimde dolanmaya başladı ya, demek ki işlerin yola girmesi yakındır.
Oyun başlıyor!!! pek yakında :)

Fotoğraf: Ayhan Bal

06 Ocak 2010 Çarşamba

Var böyle adamlar...


Çöpüne kurban olduğum NY!


Ürettiklerine bir reklamcının cin fikirleri de diyebilirsiniz, yaratıcı bir sanatçının eşi benzeri bulunmaz eserleri de. Yarı zamanlı reklamcı, tam zamanlı sanatçı; New York’lu Justin Gignac’la tanışın. Prestjili sanat okulu School of Visual Arts‘da mürekkep yalamış, son sekiz yıldır ekmek, su gibi temel gereksinimlerini çöpten; iPhone, Las Vegas tatili türü lüks ihtiyaçlarını da resmettiği tuvallerden çıkaran bir Amerikalı. New York-İstanbul arasında gidip gelen mail’lerimizde, yazdıklarının altında ‘Çöp ürettiğiniz için teşekkür ederim’ manasına gelen ‘Thank You for Littering’ cümlesi diziliydi. Altında da kartvizit bilgileri: Justin Gignac, Çöp Satıcısı, New York Şehir Çöplüğü.


Onu arayıp sormamın nedeni tam da buydu; mesleği. Gignac, bir çöp satıcısı. New York’un çöpünü küçük sert plastik küplere paketleyip http://www.nycgarbage.com/ adresinden 50 dolara satıyor. Bir de ‘limited edition’ çöpler var ki bu sınırlı sayıdaki çöp küplerine sahip olmak isteyenin, iki katını gözden çıkarıp 100 dolar ödemesi lazım. Muhteviyat çeşitli. Gignac’ın elde poşet, New York’un farklı çöplüklerinden topladıkları arasında plastik çatal, bıçak, bardak, eğri büğrü bira kutuları, yırtık metro-sinema-tiyatro biletleri, bazen bir ayakkabı teki, bazen de bir fotoğraf var. Çöplükte ne bulabildiyse... Topladıklarını küplere yerleştiriyor ve şehrin çöpü, sitede alıcısıyla buluşmayı bekliyor.


Çöp satma fikrini tetikleyen, 2001’de kendisi gibi staj yapan bir arkadaşıyla başlayan tartışma: “Paket tasarımının önemi üzerine konuşmaya başladık. Arkadaşlarımdan biri paket tasarımının önemli olmadığını iddia etti, ona katılmıyordum. Onları tasarımın önemine ikna etmenin tek yolu, insanların kesinlikle para verip almayacakları, değersiz bir şeyi paketleyip birilerini bunu almaya ikna etmekti. Times Meydanı’na doğru yürümeye başladım ve fikir karşıma çıktı... Çöp!”Çöplüğe ilk seferini bir torba ve kalın eldivenlerle yapıyor. İstikamet, o vakitler kaldığı öğrenci yurdunun çöplüğü. İlk ‘tasarım paketine’ parçalanmış bir bira kutusu, sarı bir ikaz bandı, kırık cam, bir metro kartı ve sigara izmariti yerleştiriyor. Sonrası çorap söküğü gibi...


Listede şimdilik Türkiye yok ama aralarında İngiltere, Avusturya, İsviçre, Fransa, Almanya, Avustralya, Japonya, Singapur, İspanya, İrlanda, Kolombiya, Güney Afrika ve Yeni Zelanda’nın da olduğu 25’ten fazla ülkeye postalamaya başlıyor ‘tasarım çöplerini’. Gignac, çöpten küpleri satın almak için herkesin farklı bir sebebi olduğunu düşünüyor. “Kimisi işin içindeki ince espriyi görüyor, bazısı da fikrin cesaretini seviyor” diyor. “Bazıları sevdikleri bir şehirden anı olsun istiyor. Kimisi tüketime yapılan eleştiriden hoşlanıyor. Yankee Stadyumu’ndaki son maç ya da Times Meydanı’ndaki yılbaşı gecesinin çöpleri gibi sınırlı sayıda olanlarda, insanların amacı tarihten bir parça saklamak. Bence New York’un çöpü göz zevkimizi bozan bir şey olduğu kadar, aynı zamanda yaşadığımız alanın canlı bir parçası ve anı yakalamak için de mükemmel bir yol.”


Küplerin içine yerleştirilecek çöpler için Gignac’ın en önemli önceliği kuru olması. Akan, kokan, küflenme potansiyeli olan atıklara pas vermiyor. Ona sorarsanız, çöp konusunda son derece seçici. İşin ‘enstalasyon’ kısmını da dikkate almak durumunda, bunun için küpün tam ortasına yerleştirilebilecek bir şeyler bulmaya çalışıyor; kahve fincanları, kırık bira şişeleri, cep telefonları gibi. Sonra da eserini tamamlayacak ve merkezdeki objenin etrafına yerleştirilebilecek şeyler arıyor. Favorisi eğlenceli, komik ya da hikâyesi olan parçalar; yırtık bir park bileti, ayakkabı teki, fotoğraflar gibi.

Genelde ‘kendi çöplüğünde’, yaşadığı Greenwich Village civarındaki restoran, mağaza ve bar atıklarının arasında dolanıyor. Ama sırf çöp toplamak için İrlanda kadar uzak diyarlara gitmişliği de var. Aklındaki de işi bu yönde ilerletmek esasında: “Sınırlı üretim için dünyayı dolaşıp her ülkenin kendi özel etkinliklerinden çöpler toplamak isterim. 2007’de Dublin’deki St. Patrick Günü için eşimle birlikte festivalden çöp toplamak üzere İrlanda’ya gittik ve 100 küp tasarladık. Çok tuhaftı, çünkü çöpler belirgin bir şekilde festivale aitti. New York’un çöpünü Roma, Tokyo, Rio ya da İstanbul’un çöpleriyle kıyaslayabilmek harika olurdu.”Karşılıklı mail’lerin son sorusunun yanıtını ‘yoğunluk’ sebebiyle yanıtlamamayı tercih etti maalesef. Onca insanın karnını doyurmak, üst baş edinmek amacıyla çöp seferleri yapmak zorunda kaldığı bir metropolde, tüm bu uğraşın bir parça ironik olup olmadığı mıydı soru. Yanıtı kendinde saklı kaldı...


İhtiyaçtan satılık resimler!


Gignac’ın eşi Christine Santora ile hayata geçirdiği bir diğer proje de en az çöp satma fikri kadar dudak uçuklatıcı: Karı-koca canlarının çektiği her neyse (Bazen bir dilim pizza, bazen lüks bir seyahat) önce güzelcene tuvale döküyorlar. Sonra da bu tuval üzerine akrilik ihtiyaçlarını http://www.wantsforsale.com/ adresindeki sitelerinden, piyasa fiyatlarına satışa çıkarıyorlar. 3 dolarlık pizza diliminin resmini 3 dolara, 100 dolarlık bikininin resmini 100 dolara satıyorlar. Resimler satıldıkça da doğruca gidip resmettikleri mal ya da hizmete sahip oluyorlar.

Gignac, “Fikir, Modern Sanat Müzesi’ni gezerken ortaya çıktı. En ilginç parça Las Vegas tatili için hazırladığımız seriydi. Seyahat için ihtiyaç duyduğumuz şeyleri çizdik; uçak biletleri, otel odaları, kumar oyunları ve açık büfe. Sattığımız en pahalı resimse eski dairemiz için çizdiğimiz kira çekiydi” diye anlatıyor.

İnsan dayanamıyor haliyle, “Hadi hatıra çöpü anladık da, insanlar buna neden para veriyor?” diye soruyor. Yanıt şöyle: “Sahip olmak istediğimiz şeyi çizip elde ettiğimiz gelirle gerçekten o obje ya da hizmeti satın alma fikri insanların hoşuna gidiyor. iPhone gibi, gerçekten pahalı çizimlerimiz de oldu ama 5.85 dolarlık dondurma gibi ucuz resimler de yapıyoruz. İki resim de eşit ebatta ve çabada oluyor ama resimdeki malzemenin kendi fiyatıyla etiketlendiriliyor. Almak istediğimiz şey, kullandığımız tuvalden ucuz olsa da sistem aynı. Sonra gidip resmi satılan her şeyin gerçeğini alıyor ve fotoğraflarını çekip yayımlıyoruz.”

‘Wants for Sale’ başarılı olunca çift konsepti hayır işine de uyarlamaya karar vermiş. http://www.needsforsale.com/ adresindeki resimler, hayır kurumlarının ihtiyaçlarından ibaret. Habitat for Humanity adlı vakıf için bir bulaşık teknesi çizip, teknenin fiyatı olan 100 dolara satıp gelirini de vakfa nakletmişler örneğin. “İnsanlar bu işleri seviyor, çünkü hem evleri için bir sanat eseri almış hem de başkalarına yardım etmiş oluyorlar” diyor Gignac.

New York’un çöpüne ya da şehirden sanatçı bir çiftin arzularına talip olan sanatseverlere duyurulur... /B.Ç.

16 Kasım 2009 Pazartesi

Tembel yazar, özgür ruh...


Önce 'Tembel Ayaklanması' ile aylaklığa giden yollara rehberlik etti, ardından özgür hissetmenin gündelik yollarına saptı. Türkçe baskısının dumanı üstünde olan 'Özgürlüğün Manifestosu'nun yazarı, İngiliz gazeteci Tom Hodgkinson, sıkışık büyük şehirlerde bile 'özgür ruhlu, endişesiz ve mutlu' olabilmeyi anlatıyor

Kitabın ruhuna uygun bir ortamda, deniz kenarında bir kahvede sorularımı yazara yollamaya oturmuştum ki, yan masadan önümdeki kapağın altından fırladığını sandığım bir sohbete misafir oldum. Kapağında bir uçurtmanın kenarından ‘Özgürlüğün Manifestosu’ diye seslenen kitabın yazarı Tom Hodgkinson’ın kaleminden çıkanlar canlandırılmaktaydı sanki. 30’larını devirmiş, reklamcı olduğuna kanaat getirdiğim üç kişi söyleşmekte: “Kariyerin bir noktadan sonra mutlu etmiyor. Anlık hazlar veriyor. Dünya o kadar büyük, o kadar çok güzel şey var ki. Tadını çıkaramıyorsun. Güzel bir proje yapıp başarılı oluyorsun, onun bile mutluluğu bir gün sürüyor... Amerikalı bir adamla tanıştım, milyonlarca dolar kazanıyor ama bakınca yaşamlarımız aynı. İkimiz de borç ödüyoruz.”
Önümdeki kitaba dikiyorum gözlerimi, sayfa 128: “Yaşamın gelir düzeyinizle ilgisi yoktur. Her türlü gelir düzeyinde bu yaşamı yürütebilirsiniz. O özgür ruhlu insanlara ne kadar hayranlık duyuyorum! Milyonlar kazanan bir dostumla, yılda 5 bin sterlinlik geliri zor denk getiren bir başka dostumun ne kadar çok ortak yanı olduğuna inanamıyorum...”
Kim mi bu adam? Hayır, kişisel gelişim kitapları yazarı falan değil. Türkiye’deki raflara ilk olarak ‘Tembel Ayaklanması’ (How To Be Idle) ile giren, ikinci kitabı kısa süre önce yine E Yayınları logosu ve ‘Özgürlüğün Manifestosu’ adıyla Türkçe yayımlanan (How To Be Free) ve bizim henüz tanışmadığımız ‘The Idle Parent’ adlı bir üçüncü kitabı olan bir yazar. The Guardian’da yazan bir gazeteci. İki çocuk babası bir İngiliz. Kendi sebze-meyvesini yetiştiren, ukulele çalan, ulaşım için bisikleti tercih eden (Bu şekilde metrolarda insanın üstüne üstüne gelen reklamlardan da uzak kalabildiği için) bir Londralı. Ama her şeyden önce, bir ‘tembel’.
1993’ten beri ‘The Idler’ isimli bir dergi çıkarıyor. Derdi, insanların daha mutlu ve özgür hissedip, daha az sıkıcı işler yaparak yaşamdan keyif alabilmelerini sağlamak olan, bu yönde pratik tavsiyeler veren bir yayın.
‘Özgürlüğün Manifestosu’ ve ‘Tembel Ayaklanması’nı mümkünse bir hamakta ayaklarınızı havaya dikip okuyun. Hodgkinson’ın şu hayatta en azından fikren özgür olabilmenin yollarını hem pratik hem de tarihten eğlenceli örnekler ve bir dolu düşünürün sözleri eşliğinde anlatışına kulak verin. ‘Tembellik, özgür yaşamak demek, evet ama peki ne yapmalı?’ diyecekler için kitabın sonunda bir dizi ücretsiz web sitesi sıralanmakta. Güneyde bir kulübe de ihtimalleriniz arasında olabilir pekâlâ. Ama önce zihnen dip köşe temizlik yapmalı. Satırları sindirdikçe rutinleri dönüştürüp soluklanabileceğimizi, özgürlüğün esasında elimizde olduğunu fark etmek mümkün.
Tüm bunları bir hafta önce okuyor olmanız gerekirdi esasında, Tom Hodgkinson’ın tüm o özel günlere inat ilan ettiği ‘1 Kasım Ulusal Umursamazlık Günü’ne daha yakın bir tarihte. Ama en nihayetinde tembelliği şiar edinmiş bir yazar bahsettiğimiz, yanıtları gününe yetiştirmesini kim beklerdi ki!

Kendinizi ‘tembel’ olarak tanımlarken tam olarak neyi kast ediyorsunuz? Tembellik olumsuzluk atfedilen bir durum ama siz ‘uyuşuk’ manasındaki tembelden başka bir şey anlatıyorsunuz...
Evet, ‘tembel’ olumsuz anlamda kullanılan bir kelime. 1993’te bu isimle bir dergi çıkarmaya başladığımda, insanlara çok basit olarak, hiçbir şey yapmamanın da çok güzel olduğunu hatırlatmak istemiştim. Aylaklık yaratıcı, dinlendirici ve ucuzdur. Kimseye zarar vermez. Şiddet içermez. Sağlığınız ve gezegenimiz için iyidir. Halbuki aktivite, yenilik, iş... Tümü potansiyel olarak tehlikeli. ‘Uyuşuk’ kelimesini kullanmıyorum çünkü ‘tembel’ çalışma kapasitesine sahipken sadece istediği zaman çalışır. Para veya statü için bir şey yapmaz. Uyuşukluk bir tür vazgeçiş. Her gün sıkıcı işine gitmeye devam eden, rüyalarının peşinden gidemeyen adam uyuşuk değil de nedir?

Derginiz The Idler’ın insanlar üzerinde nasıl bir etkisi var İngiltere’de? 9-5 çalışan, kent insanlarından bahsediyorum.
Bir sürü teşekkür mektubu alıyorum. Yaptığımın etkisi, insanlara yalnız olmadıklarını hissettirmek oluyor. Dünyanın çılgınca bir yer olduğunu ve yaşamdaki önemli şeyleri unuttuğumuzu düşünenin, sadece kendileri olmadığını hissediyorlar. Niyetimiz, insanlara hayatlarından endişe ve suçluluk duygusunu çıkarmada, dünyayı özgür bir ruh ve neşeyle yaşamalarında yardımcı olabilmek. Dünyanın şimdiki halini 1993 ile kıyaslayınca her şeyin daha da kötü olduğunu fark ediyorum. Ama bu süre içinde özgür kalabildiğimi, başkalarına da yardımcı olabildiğimi düşündükçe, çabalarımın dünyalara bedel olduğunu düşünüyorum!

‘Özgürlüğün Manifestosu’nda 18. yüzyıl öncesine kadar can sıkıntısı diye bir kavram bile olmadığından bahsediyorsunuz. Modern zamanlarda sıkılmamak, mutlu hissetmek niye bu kadar zor?
Can sıkıntısının, hayatımıza sıkıcı işlerle birlikte girdiğini düşünüyorum. 18. yüzyıl sonlarında makineler gelmeye başladı ve işler sıkıcılaştı. Eskiden kollu aletler ve su değirmenleri vardı belki ama iş hiçbir zaman bu kadar ıstıraplı, saatler bu kadar uzun, şartlar bu kadar kötü olmamıştı. Ve buna Endüstri Devrimi dendi. Hayatı daha çekilebilir kılmak için de eğlence endüstrisi doğdu: Tatiller, lunaparklar, hayvanat bahçeleri ve müzeler, radyo, televizyon, video oyunları... Eğlenmek için para ödediğiniz şeyler. Ekonomi büyüdü çünkü insanlar ya çok çalışıyor ya da çok harcıyordu. Özgür olabilmek için çocuk bakımı, evcil hayvan gıdası, su gibi ihtiyaçlar metalaştı. Ama işinizin bağımsız ve yaratıcı olduğu bir çalışma hayatınız varsa bu tür kaçışlara daha az ihtiyaç duyarsınız. Bu da çok paraya ihtiyacınız olmaması demek. Şahane!

İki kitabınızı da okurken gerçekten rahatlıyor insan. “Daha az harcamak, daha az endişelenmek, daha mutlu hissetmek o kadar zor değil” diyorsunuz. Sonra bir bakıyorsunuz, ekstreler yığılmış. Beni örnek vaka sayın; sebzemi yetiştirmem ya da İstanbul’da bisikleti seçmem pek mümkün değil!
Herkese para harcamayı kesip sebze yetiştirmeye başlamalarını söylemiyorum tabii. Kredi kartınız olduğu ve süpermarkette alışveriş yaptığınız için tepenize binecek bir ‘tembel polis kuvveti’ de yok! Ben insanların suçlu hissetmemesini sağlamaya çalışıyorum. Endişe duygusunun altında yatanın ruhsal bir davranış olduğunu düşünüyorum.
Özgür olabilirsiniz! Hepimiz kapitalist sistem içinde yaşıyoruz, yanıtları size iMac’imden yazıyorum. Tam anlamıyla özgür olmak çok zor, ama en azından bunu anlayabilir ve aşırı çalışmaktan, aşırı borçtan, aşırı tüketimden uzak yaşamlar yaratabiliriz. Belki arkadaşlarınızla ortak bir alan kiralar ve birlikte bir bahçeye sahip olursunuz. İsterseniz her şey mümkün olabilir.

1 Kasım’ı ‘Ulusal Umursamazlık Günü’ ilan etmişsiniz. Nereden çıktı bu gün, nasıl kutlanır?
BBC Radyo 4’ün fikriydi, tüm o özel günleri hicveden bir gün. İşin aslı, bu sene 1 Kasım’ı unuttum! Ama belki de en iyisi ‘Ulusal Umursamazlık Günü’nü de umursamamak. Kutlamayı dert etmeyin!

Üçüncü kitabınız ‘The Idle Parent’ (Tembel Ebeveyn) Türkiye’de henüz yayımlanmadı. Tembel ebeveynle kast ettiğiniz ne?
Çocuklarımızın yaşamına çok fazla müdahale ettiğimizi düşünüyorum. İyi bir eğitim vermeliyiz, evet ama oyuna da zamanları olmalı. Kitabın fikri, ‘Çocukları rahat bırakın’. Bu, çocuğun kendine güveninin gelişmesini sağlar, anne-baba için de daha az iş demektir.

Yarım gün iş, yarım gün aylaklık
Bir gününüz nasıl geçiyor? Çalışmaya ve tembellik etmeye ne kadar vakit ayırıyorsunuz?
Küçük çocuklarımız var; sabah 7 gibi uyanıyoruz. 7.30-8.00 arasında hep beraber Latince dersi alıyoruz. Çok eğlenceli, zihninizi açmaya yardımcı oluyor. Latince hocamız İrlanda’dan Skype aracılığıyla ders veriyor. Çocuklar 08.30’da okula gidiyor. Çoğu sabahlar genelde 9’dan öğlen 1’e kadar çalışıyorum. Yeni kitabım ya da gazete için yazıyorum. Mail’lerimi kontrol ediyorum. Bazen de fişi tamamen çekip sadece çalışıyorum. Yazılarımı dolmakalemle yazıp sonra bilgisayara geçiyorum. Öğle yemeğinden sonra yürüyüşe çıkıyor, uyuyor ya da bahçemde çalışıyorum. Öğleden sonra 4’te çocuklar eve geliyor ve biraz Latince çalışıyoruz ama daha çok oyun oynuyor ya da yemek pişiriyoruz. Onlar uyuduktan sonra biz Victoria ile mutfakta oturuyoruz. Victoria dışarı çıkarsa ben ukulele çalıyorum, birlikteysek bir şeyler içiyoruz. 10 gibi yatağımıza gidiyor ve okuyoruz. Çok heyecan verici değil, ama böyle işte! (B.Ç.)


08 Ekim 2009 Perşembe

Sürahinizi renklendirin!


Canınız çeksin de tazecik mis gibi doğal şerbetlerle dolsun mutfaklarınız diye....

Sürahinizi renklendirin!
Gönlümü çelen kanaviçe işli kapağı olmuştu kitabın, adı Kalbin Limon Hali idi. Elif Ayla imzalı öykülere uzanmış, içinden şerbetlerin aktığı, kiminde şen şakrak, kiminde içten içe çınlarken dışarıdan uzun uzun susan kadınların odalarında bulmuştum kendimi. Yalın, dediğini hemencecik deyiveren öykülerdi. Yazarın kadınları meyvelerin, çiçeklerin şenlendirdiği suyla haşır neşirdi, tepsilerinde şerbetlerin ikram edildiği altın günlerinde, duvarlarda herkeslerin unuttuğu tarifleri yankılanıyordu. Su şerbeti, limonlu zencefil, düğün şerbeti, erik, limon, nane ve su... Yazar, Ege’de kokusunu aldığı çiçekleri, otları, meyveleri serpiştirmiş; onlar da aralarında fısıldaşmışlar da öyküler öyle çıkmıştı sanki...
Şimdiyse başka... Bu sefer öykülerin içinden çıkmıyor şerbetler ve tarifleri. Başköşeye kurulmuşlar. Elif Ayla, yine Hayykitap logosuyla yayımlanan yeni kitabı Şerbet ve Hoşaf’ta suya bayram neşesi getiren tariflerine başrolü vermiş. Tam tersini takdim ediyor okura; içinden öykü geçen şerbet tarifleri.Babaannelerin, anneannelerin tel dolaplı, pazen bezle kapatılmış raflı, kilerli mutfaklarında hüküm süren bin bir lezzet ve renkteki şerbetler, Elif Ayla’nın kitabında ‘hatırlanmaya’ ve lıkır lıkır içilmeye hazır...
Söylemek lazım hemen; önümüzdeki bir ‘nostaljik lezzetler’ kitabı değil. Aksine yazarın kendi önsözünden hareketle, bir ‘hatırlama, unutmama’ kitabı. “Asi bir çocuğun, yazmaya başlayıp da isyanlarını su-şeker ve yazıyla yeniden seslendirmesi.” Ya da; “...bir protesto. Gelenekle beslenen, içinden hayatlar akan bir ülke sofrasında gördüğü cola şişelerine isyandır bu kitap. Kimsenin evine gittiğimde (gücenmesin kimse) üzerinde fiyatı yazan bir şişeden, herkes için yapılmış, beni özelliksiz ve değerliksiz kılan, içinde ne olduğunu bile bilmediğim (sırmış) o şeyi içmek istemiyorum. Gelirinin bilmem şu kadarını savaşlara aktaran şirketlerin allayıp pullayıp çocuğumu zehirlemelerini istemiyorum.”
Kişilikli, ne istediğini bilen bir tarif kitabı... Hatırlamak ve yaşatmak üzerine. Her biri kendi öyküsünü anlatan onlarca şerbeti öğrenmek üzerine. Elif Ayla’dan gelen bir davet. Masalara çeyizlerde saklanan sürahileri koymamızı, içlerini rengârenk şuruplarla doldurma daveti.“Kitabıma gelirseniz içeride şerbetler ve hoşaflar bulacaksınız” diye seslenmiş, ‘sevgili okurceğizine’ Elif Ayla. Davete uydum, kitabına gittim; mutfağına, misafir odasına, çocukluğuna ve yazı masasına ilişmiş buldum kendimi. Her bir tarifin içinden çıkan anılara ve minik hikâyelere takıldım. Gül şerbetinin de incir hoşafının da Rumeli şerbeti ‘Hardaliye’nin de anlatacakları varmış da sanki ilk kitapta ağızlarını fazla açamayıp, kadınların iki dudağı ya da iki parmağının el verdiği kadarıyla kendilerini gösterince, yazarın başına üşüşmüşler. “Haydi” demiş o da, “Sıra sizde şimdi. Anlatın kendinizi. Ben dil olurum size, suyla şekerle nasıl bir olduğunuzu yazar, okuyanların ağızlarını sulandırırım. Tek bir şartla ama... Hikâyelerimi de alacaksınız yanınıza...” Kabul etmişler el mahkûm ve kimler gelmemiş ki bu kalabalık misafirliğe: Su şerbeti, pekmezli incir şerbeti, gelincik şerbeti, elma şurubu, frambuaz şerbeti, nurcum şerbeti, incir şırası, koruk şırası, bal şerbeti, kar helvası, güllü nar hoşafı, kayısı hoşafı, ramazan hoşafı, zerdali hoşafı, kara üzüm hoşafı...
Tam olarak böyle olmamıştır belki de. Kim bilir. “Benimki bir masal. Evvel zaman içinde, şerbetlerin musluklardan aktığı, kokuların sokaklardan taştığı o günlerden bir masal...” demiş de yazar, hayalini kurması bize kalmış olsa gerek...Yasemin Çiçeği ŞerbetiMalzeme: 1 derin kap yasemin çiçeği, 1 limon, 3 su bardağı şeker, 5 su bardağı su Yapılışı: Yasemin çiçekleri yapraklarına ayrılır, hırpalamadan sudan geçirilir. Süzülen çiçekler limon suyu ve şekerle güzelce ovulur. Ovulan yapraklar bir seyrek dokumalı tülbende konarak, suya bırakılır. Suda bir gün bekletilen çiçekler sıkılarak sudan çıkarılır. Soğumaya bırakılan şerbet, sulandırmadan da kullanılabilirse de, ben sulandırmayı tercih ediyorum. Yasemin şerbeti sarhoş edici bir rahiyaya sahiptir. Bence dertleşilen dost sohbetlerinin rahatlatıcı içeceğidir. Yasemin Mısır’da çok sevilen bir çiçek. Mısır’a gidecek olanlara, gelirken mutlaka minicik şişelerde satılan yasemin kokularından alın derim. Parmağınızın ucuyla boynunuza dokunduracağınız bir parça yasemin, bütün dünyaya yetecektir ve her nasılsa baskın da değildir. Yasemin, tıpkı kendisi gibi, beyaz, temiz, yok oluverecek gibidir. Üzerinizdeki kokunun tam olarak nereden ve kimden yayıldığı bile belli olmuyor, güvenin. Şerbeti de kendisi gibi, içerken sizi etkiliyor, sanki olduğunuz yerden çıkarıyor, ama içtikten sonra adeta tadını unutturuyor. Afiyet olsun. (Kitaptan) (ŞERBET VE HOŞAFElif Ayla Hayykitap2009) (B.Ç.)

25 Eylül 2009 Cuma

Sızdığım setler - 2 ('Sevdaya Durmak')



Dumanı üstünde yazının...

RİZE - Doğu Karadeniz'in yöre halkının deyişiyle 'duman inmiş' dağları, ince yağmuru ve yoğun yeşilleri canlısından önce, bizi Trabzon'a ulaştıracak uçakta karıştırdığımız dergide çıkıyor karşımıza. Fotoğraflar ve 'görülecekler-tadılacaklar' yazısı tam da istikametimizi işaret ediyor: Ayder Yaylası, Rize... Ayın dosyalarından biriyle rotamızın kesişmiş olması hoşumuza gidiyor, ama bizim 'görülecekler' listemizin başında bir film seti var: 'Sevdaya Durmak'...
Doğu Karadeniz'i mekân edinmiş Türk filmleri kervanına katılan 'Sevdaya Durmak' ekibinin bir günlük ziyaretçisiyiz... Ama önce Trabzon'dan çıkıp Rize, Çamlıhemşin'e ulaşmamız lazım. Trabzon-Rize hattında bize eşlik eden rehber, az önce dergide değil miydi? Sahil otoyolundan kayarcasına gidiyoruz, kulağımızdaysa rehberimizin "Eskiden evimin önünden denize girerdim, şimdi 15 km yol gidiyorum. Eskiden her yerden denize girilirdi, şimdi beş plaj kaldı..." sözleri...

Ev sahibimiz; yönetmen Yusuf Kurçenli ve azimli ekibi. Kurçenli, hem senarist ve yönetmen olarak hem de bizzat memleketinde bulunarak iki kere ev sahibi. 2003'te Türkan Şoray'lı, Kadir İnanır'lı 'Gönderilmemiş Mektuplar' ile izleyicisini selamlayan Kurçenli, kendisinden beklendiği üzere 'bir Karadeniz öyküsü' anlatmaya koyularak kendi deyişiyle 'ilk filmini' çekiyor. Heybesinde bol ödüllü çok sayıda filmi olsa da 'Sevdaya Durmak'ı neden ilk film saydığını çocukluğuna da bağlayarak anlatıyor: "Memleketim Çayeli'ne son on yıldır daha çok gidiyorum. Çocukluğumda etrafımız peri masallarıyla doluydu. Bu film, geçmişime dair duyduklarım ve yeniden düşünmeye başladıklarımla ilgili bir proje. Bu geçmişe kulak vermek, o kültüre teslim olup böyle bir serüvene girerek oldu."
'Sevdaya Durmak', adının da fısıldadığı gibi bir aşk masalı... 1800'lerin Çamlıhemşin'inde geçiyor. Yörede sıkça yaşanan, dönemin koşullarından dolayı gerçek dinlerini saklayıp Müslüman gibi yaşamak zorunda kalanlardan 'gizli Hıristiyan' Mustafa ve Müslüman Esma'nın aşkı, anlatılan. Ne zaman ki Osmanlı iki ayrı tebaya eşit haklar verir, kilise de cemaatinden artık kendilerini gizlememelerini ister. Öte yandan yasalar ne derse desin, 170 yıl sonra hâlâ olabildiği gibi 'aileler ve konu-komşunun' kabul etmeyeceği bir durumdur; Hıristiyan erkekle, Müslüman kızın birlikteliği... Mustafa, Esma'yı alıp kaçmaya karar verir ki, dedesi 'Hacı Süleyman' ölür. Cemaat namaza durmuşken babaanne gerçeği çıkarır içinden; "Durun! Kocam Yuhannes adıyla vaftiz edilmiştir, Hıristiyan'dır!" İki gencin önünde artık hem bu gerçek, hem de Esma'ya tutkuyla bağlı olan başka bir genç, Mehmet engeli vardır...Yapımcı Nesteren Davutoğlu, "Filmimiz aşktan yana" diyor: "Sevdaya Durmak hem batılı hem doğulu, evrensel ve yine Karadenizli. Bizim kurduğumuz bir masal..."
Başroller üç genç oyuncuya emanet: İlk sinema filmi (Babam ve Oğlum'daki küçük rolünü saymazsak) deneyimini yaşayan Tuba Büyüküstün, oyunculuk eğitimini ve kariyerini İrlanda'da yapan Kenan Ece ve dizilerden aşina olduğumuz Hakan Eratik. Esma, Mustafa ve Mehmet... Filmin Yakup'u Hakan Karahan'a göre, onlara eşlik eden bir as oyuncu daha var ki en kaprislileri de o; 'Ayder Yaylası'... Çekimlerde aksama olursa, biliyoruz ki müsebbibi dördüncü başrol Ayder'in o gün çalışmayı seçmeyip, kendini yağmura bırakmasıdır... Yaylada çekilecek 'vali karşılama' sahnesi de yağmur engeline takılınca, Çamlıhemşin'e bağlı 'Yukarı Vice' (Yukarı Çamlıca) mahallesine, Reyhan ailesinin, dağların arasındaki 120 yıllık konağına yollanıyoruz. Burası, Semih Kaplanoğlu'nun Yusuf Üçlemesi'nin üçüncü filmi Bal'a da mekân olan bölge.

Ekip seti hazırlayadursun, Ayla Algan'a, Mustafa'nın Pontuslu büyükannesine rastlıyoruz. Hikâyeyi çok sevmiş Algan, baba tarafından Giritli olduğu için Pontus Rumcasıyla ağıt yakmakta da pek zorlanmamış. "Bunların en yaşlısıyım, buranın genetik kültürüyüm" diyor.
İçeriden yükselen kemençe sesiyle, içeride horona durmuş ekibi seyre dalıyoruz. Kemençede Karadenizli genç müzisyen Selçuk Balcı, yanında Karadenizli müzikolog Ayşenur Kolivar... Filmin müziklerini Kalan Müzik ve kompozitör Ayşe Önder ile birlikte hazırlayan Kolivar eşliğinde oyuncular da başlıyor: "Başımdaki çemberin, dalı var çiçeği yok. Benim deli gönlümün, senden geçeceği yok..."

Esma rolündeki Tuba Büyüküstün ve Mustafa'yı oynayan Kenan Ece birbirlerini süze süze devam ediyor dansa, ancak horonda gençlere katılmak durumunda kalan Mehmet'in de aklı Esma'da. Kapı ağzında bekleyenler olarak kendimizi türküye kapılmış ve alkışlarla eşlik ederken buluyoruz... Sırada 'bıçak dansı' sahnesi var. Görüntü yönetmeni Colin Mounier'den onay geliyor, küçük odada Mehmet ve Mustafa bıçak dansına başlıyor. Her ne kadar geleneksel bir gösteri olsa da, birbirinden pek de haz etmeyen iki gencin gövde gösterisine tanık oluyoruz. Sahnenin sonuyla birlikte gün de akşama yaklaşıyor, ekibi Çamlıhemşin'in dumanlı serinliğine emanet edip dönüş yoluna koyuluyoruz... (B.Ç. - Foto: M. Akgün)















Sızdığım setler - 1 ('Ada' filmi)

Bildiğimiz set işte... Film ya da sevdiysem dizi setlerinden klavyeme takılanlar. (Yandaki fotodaki korkunç insan caaanım arkadaşım B.)









'Önemli olan insanın kendini zombi hissetmesi'

'Tebrikler! Zombi olmaya hak kazandınız...' Çekimleri pazartesi gecesi tamamlanan ilk yerli zombi filmimiz Ada'da 'figüran zombi' olmak için başvuran 550 kişiden 90'ının posta kutusuna 'Yaşayan Ölü'den gelen mesajın ilk cümlesiydi bu... Zombi adaylarından biriydim, çekim tarihlerini ve uyarıları (Üstünüz başınız kirlenebilir, çekimler gece yapılacaktır, vücudunuza sağlığa zararlı olmayan boyalar sürülecektir vs.) hatmedip söz verdiğim tarihlerde Büyükada'daydım. Diğer zombilerin arasında...

Sanat yönetmeninin uzattığı, itinayla yırtılıp hırpalanmış, 'kana' bulanmış kıyafetleri giyip, kayıt cihazım elimde 'türdeşlerimin' arasına karışıyorum. Memleketin ilk zombi filmine silüet olarak dahi olsa tuz serpme hevesi bir yana, yönetmenler Talip Ertürk ve Murat Emir Eren'den dinlediğim, zombi olmak için yanıp tutuşan, İstanbul'dan, İstanbul dışından yola dökülüp gelen zombisever kitleyle konuşmak istiyorum. Onlar makyaj sırasındayken, karşıma ilk çıkan İlyas Ay oluyor. 17 yaşında, lise öğrencisi. Perpa İş Merkezi'nde çalışıyor. 'Figüran zombi aranıyor' konulu haberleri görür görmez facebook'taki gruba başvurusunu yapmış. "Zombilerin Şafağı'nı falan izlemiştim ama oradaki zombiler bizim gibi değil, onlar biraz daha aptal zombilerdi. Biz öfkeliyiz, hedefe doğru kilitleniyoruz" diyor, Ay. Setteki ikinci seferi, ilk gece karanlıkta makyajı tamamlanmış olan ön plandaki zombi oyuncuları görünce hafiften korktuğunu söylüyor.
Büyükada'da, orman kampındaki sette zombi figüranların peşinde dolanmaya devam ediyorum, gözüm iskelede toplanırken elinde tekerlekli bavulu, ince bir sesle, "Afedersiniz, orada bavulumu koyacak bir yer var mıdır acaba?" diye soran genç kızda. İsmi Emine, onu bavuluyla görünce, kafamdan hızlıca 70'lerin 'artiz' olmak için evinden kaçmış genç kız havası esip geçmedi değil. Neyse ki durum başka; 20 yaşında ve ODTÜ'de mimarlık öğrencisi, Emine Özgür.
Yönetmenler Eren ve Ertürk'ün televizyon röportajını sonra da Facebook'taki 'zombi olmak istiyorum' temalı grubu görünce içi kıpırdanmaya başlamış. Ailesine durumu anlatamadan, ekipten "Kabul edildiniz" yanıtı gelince hemen, "Tamam geliyorum!" demiş, "Gerekirse kaçar, habersiz giderim" diye geçirerek içinden. Aile biraz endişe yapsa da onayı vermiş ve işte bavulu kostüm salonunda, kendisi zombi kostümleri içinde dışarıda rolünü bekliyor...
28 yaşındaki grafik tasarımcısı Murat Özkan ve 21'indeki işletme öğrencisi Soner Yıldırım, kendilerini bildiklerinden beri zombi filmleri izlediklerini anlatıyor. İkilinin katkı sunduğu bir de site var; 'korkusitesi.com'. Özkan "Yedi yaşımdan beri zombi filmleri izliyorum, ilk Evil Dead'i izlemiştim" diye anlatıyor, Yıldırım'ın beş yaşındayken izlediği filmse, türün 'babası' George Romero'nun bir filmi... İkisi de "Artık Türkiye'de yapılsa bir zombi filmi" diye bekleyenlerden. "Bu haberi almak bile yeterince heyecan vericiydi. Dahil olunca çok daha zevkli oldu" diyorlar.
Gazi Üniversitesi'nde İngilizce öğretmenliği öğrencisi olÖnan Hüseyin Ataseven, Ankara'dan düşmüş yola. Setteki ikinci gecesi, "Makyajı çıkarmak çok zaman aldı, üstümüz başımız bayağı kirlendi ama çok eğlendik" diyor. 22 yaşındaki üniversite öğrencisi Koray Aydın ise Kocaeli'nden gelmiş. "Thriller'ı hatırlatıyor" o da, "Çok önemlidir oradaki zombiler benim için..." diyerekten... Biz konuşurken Dükkan-ül Hayal ekibi ana rollerdeki zombilerin ağır makyajlarına girişiyor. Volkan Sarıkaya'yla tanışıyorum, Marmara Üniversitesi'nde elektronik haberleşme bölümünde okuyor. "Zombi filmlerinin ahengi korku filminden çok farklı. En çok Resident Evil'ı seviyorum" diyor ve ekliyor: "Figüranlara da daha kapsamlı makyaj yapılacak diye düşünmüştüm ama sonra gördüm ki bu önemli değil. Önemli olan insanın kendini zombi hissetmesi..."
Henüz "Neden buradasınız?" soruma maruz kalmayan 'sivil' giyimli bir kaç kişi görüyorum, onlar 'kaçanlar' olmak üzere buradalar. Yeterli zombi popülasyonu sağlanınca, figüranların bir kısmına tekrar 'insan olma şansı' verilmiş mecburen. Ama kimse durumdan şikayetçi değil, 31 yaşındaki işletmeci Orkun Akdağ sakin bir şekilde başına gelecekleri bekliyor. (Gecenin ilerleyen saatlerinde aynı sebeplerle zombiliğe veda edip özüme dönen ben de kendisiyle birlikte aynı grupta tabana kuvvet kaçmaya başlayacağım...)
Bir köşede beklemekte olan Soner Adıgüzel, Arca Cepni ve Fırat Karahan'la konuşmaya başlıyorum. 28 yaşındaki Adıgüzel bir Starbucks mağaza yetkilisi. "Ben kaçanlardanım. İçinde olmak istedik projenin. Zombi filmi yapılmasının zamanı gelmişti" diyor. 20 yaşındaki Cepni ise Ankara'da bilgisayar mühendisliği eğitimi alıyor, "İlk olması çok önemli" diyor, kimya öğrencisi Karahan alıyor sözü: "Çok küçükken başladım korku filmi izlemeye... İnsan evrim geçirecekse daha üst bir zombi olabilir diye düşünüyorum."

Gece ilerlemiş, Büyükadalılar yataklarına çekilmiş... Zombilerin Ada'ya inme vakti gelmiş. Deneyimli oyuncu zombiler eşliğinde yürüyüş çalışmaları yapan figüran ekip minibüse doluşup adanın balık lokantalarının az ötesindeki meydanda yerlerini alıyor. 'Hareket' sesiyle, zombilerin ayak sesleri duyulmaya başlıyor, dikkat kesilen kulakların duyabileceği başka bir ses daha var; bir kıyıya ilişmiş seti izleyen ada gençlerinin çekirdek çıtırtıları... (B.Ç.)






11 Temmuz 2009 Cumartesi

... çok severim 1 (çıralı yolunda)


Uzun otobüs yolculuklarının yarım yamalak uykusundan güneşin gözüme girmesiyle uyanmayı, esneye gerine camdan bakıp 'az kaldığını' fark edip gülümsemeyi, bir kaç virajın ardından denizin yandan yandan yola eşlik etmeye başlayacağını bilmeyi, denizi beklerken gece elimden düşmüş kitabın kaldığım yerini bulmaya çalışmayı, kulağıma günü karşılayacak neşeli bir şeyler takıp muavinin uzattığı çayla midemi şenlendirmeyi... Çok severim.